7 Nisan 2019 Pazar

"Mihri: Modern Zamanların Göçebe Ressamı" Sergisi üzerine söyleşi


 “Mihri: Modern  Zamanların Göçebe Ressamı”  Sergisi, Mihri Müşfik’in yerleştiği ülkelerde zamanın ruhuna göre yeniden kurguladığı kimliği ve hayatına odaklanıyor. Araştırmacılar Özlem Gülin Daloğlu, Gizem Tongo ve Lorans Tanatar Baruh, Farah Aksoy, Ahmet Ersoy’un katkıları ile hazırlanan sergi,  Salt Galata’da 9 Haziran’a kadar görülebilir. Mihri Müşfik sergisi üzerine araştırmacılar  Özlem Gülin Daloğlu, Gizem Tongo ve Salt Galata’dan Farah Aksoy ile konuştuk.
                                                                   


-“Mihri: Modern Zamanların Göçebe Ressamı” sergisi, kolektif bir sergi çalışması. SALT Galata’da çok yönlü anlatımla gerçekleşen sergi ile ile ilgili öncelikle bu çalışmaya nasıl karar verdiniz, ekip nasıl bir araya geldi?

Özlem Gülin Dağoğlu: “Kim Mihri?” filminin SALT Galata’daki çekimleri sırasında, yönetmen Berna Gençalp ile konuşurken, burada bir Mihri sergisinin çok güzel olacağından  bahsettik. Berna, beni SALT ile iletişime geçirdi. SALT’a bir Mihri sergisi projesi sundum ve kabul edildi. SALT’tan Lorans Tanatar Baruh, Boğaziçi Ünivesitesi’nden Ahmet Ersoy ile bağlantıya geçti. Tabii, bu duruma çok sevindim. Ahmet Ersoy’u tezime çalışırken severek ve beğenerek okumuştum, çok değerli bir hoca. Sergi vesilesi ile tanışmak, beni çok mutlu etti. Ahmet Ersoy ise Gizem Tongo’yu önerdi ve ekibimiz böylelikle kuruldu. Daha sonra, SALT’tan Farah Aksoy bize katıldı.

Gizem Tongo: Mihri hakkında bu zamana kadar yapılmış en kapsamlı araştırmayı doktora tezi olarak yapan Özlem. Kendisi, Mihri gibi İstanbul doğumlu; ressamı anlamak için, Mihri’nin ayak bastığı neredeyse tüm şehirleri, müzeleri ve okulları ziyaret etmiş. Benim kendi araştırma alanım geç Osmanlı dönemi kültür tarihi. Sergi ekibine beni öneren Ahmet Ersoy oldu. Ahmet Ersoy, Boğaziçi Üniversitesi’nde 2012 yılında tamamladığım Master tezimin danışmanıdır. Kendisinden çok şey öğrendiğim ve birlikte çalışmaktan hep çok zevk aldığım hocamın sergi için beni önermesi çok hoşuma gitti. Kısa sürede de Özlem, Lorans ve Farah ile tanıştım. Sergi yapmak, herkesin bireysel emeklerinin harmanlandığı kolektif bir dayanışma ve emeğin ürünü. Sergiye dair araştırma yaparken ve sergiyi hazırlarken birbirimizden öğrendiğimiz çok şey olduğunu düşünüyorum. Özgürce fikirlerimizi paylaştığımız, birbirimizi içtenlikle dinlediğimiz, anladığımız ve birlikte samimiyet ve heyecanla çalıştığımız çok güzel bir süreç oldu. 

Farah Aksoy (SALT): 2017 SALT Araştırma Fonları’na yapılan “Kim Mihri?” film projesinin yönetmeni Berna Gençalp’in yaptığı başvuru vesilesiyle tanıştık Özlem ile. Bu konu nasıl sergiye evrilir diye konuşmaya başladık ve ekibe Ahmet Ersoy ve Gizem Tongo’nun da katılmasıyla çalışmalara başladık. SALT, odaklandığı mimarlık, sanat, tasarım, sosyal yaşam ve ekonomi gibi konularda göz ardı edilen tarihleri araştırmayı ve kullanıcıları ile birlikte farklı programlar oluşturmayı önemsiyor. Nitekim Ressam Sabiha Rüştü Bozcalı sergisi, arşivlerden yola çıkarak, sanatçının az bilinen illüstrasyon üretimini merkeze alan bir araştırmanın sonucunda ortaya çıktı. Mihri’nin bilinmezliklerle dolu hayat hikâyesi ve üretimine dair Özlem’in yaptığı arşivsel çalışmalar SALT’ın bu araştırmasının ilk adımını oluşturdu. Bunlara ek olarak İnas Sanayi-i Nefise Mektebi’nin ilk öğrencileri üzerinden Mihri’nin modernleşme sürecindeki rolüne de odaklanmak istedik ve farklı arşiv, kurum, kişilere başvurduk, araştırmamızı genişlettik.
                                      


-Serginin oluşum ve hazırlık aşamasında neler yaşadınız, nasıl bir süreç izlediniz?

Özlem Gülin Dağoğlu: Benim araştırmalarım, Mihri’nin Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri dönemlerine odaklanmaktadır. Sergi için de başlıca Mihri’nin yurtdışı dönemleri ile ilgilendim. Birinci Dünya Savaşı ve Osmanlı dönemi kültür tarihi üzerine doktorasını tamamlamış olan Gizem ise, Mihri’nin İstanbul'daki kültür ve sanat camiaları ile ilişkilerine yoğunlaştı. Mihri’nin 50 yılı aşan bir kariyeri oldu ve 3 kıtada yaşayıp çalıştı. İstanbul’dan Paris’e Roma’ya New York’a Washington’a ve Orlando’ya kadar çeşitli arşivlerde, Mihri ile ilgili İtalyanca, Fransızca, İngilizce, Osmanlıca belgeler ve gazete haberleri bulunmakta. Bu zengin arşiv belgelerini Türkçe’ye tercüme edip, sergide yer verdik. Böylelikle sergide kullanılan malzemeler geniş bir coğrafyadan toplanmış birçok farklı türde belgelerden oluştu. Örneğin, tezime çalışırken keşfettiğim Rollins College arşivlerinden yaralandık. Gizem ise Osmanlı basınında Mihri’nin 1918’de evinde açtığı sergisi ile ilgili haberleri buldu. Mihri’nin ilk defa sanatını anlattığı bir röportajın sergiye çok değerli bir katkısı oldu. Bu bakımdan, Gizem ile birbirimizi çok iyi tamamladığımızı söylemek yanlış olmayacaktır. Heyecanlı, son dakika sürprizleri ile dolu bir süreç oldu. Ama herşeyden en önemlisi, çok zevkli bir çalışma oldu.

Gizem Tongo: Sergi için yaklaşık bir buçuk yıldır çalışıyoruz. Bu süre zarfında genellikle, Lorans, Farah ve Ahmet Ersoy İstanbul’da, Özlem Montreal’de, ben de önce Oxford sonra Ankara’daydım. Farklı coğrafyalarda ve farklı zaman dilimlerinde, skype vasıtasıyla düzenli aralıklarla “sanal” olarak buluştuk. İstanbul’daki ilk “gerçek” buluşmamız 2018 yılının sonlarına doğruydu ve ekip olarak oldukça keyifli bir gün geçirdik. Özlem, Mihri hakkında doktora tezini yazarken, ressama dair çeşitli arşivlerden belgeler toplamış ve daha önce Türkiye’de neredeyse hiç bilinmeyen Edison portresi gibi tablolarını bizzat incelemişti. Mihri, İkinci Meşrutiyet İstanbul’unda bir kadın ressam ve eğitimci olarak aldığı aktif rolle, benim kendi akademik araştırmalarım için de önemli bir karakterdi. Mihri’ye ve dönemine dair daha önce yaptığım çalışmaları daha da derinleştirme imkanım oldu: Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri, Milli Kütüphane, Atatürk Kitaplığı ve İstanbul Arkeoloji Müzesi Arşivi gibi çeşitli arşiv ve kütüphanelerde Mihri’nin ve faaliyetlerinin izlerini sürmeye çalıştım.
                                                                     


- “Mihri: Modern Zamanların Göçebe Ressamı” olarak serginin ismini nasıl belirlediniz, neler etkili oldu bu kararda?

Gizem Tongo: Serginin başlığı en baştan beri düşündüğümüz, üzerine kafa yorduğumuz bir meseleydi. Birkaç kelime ile hem Mihri’yi hem de bu sergi ile bizim yapmak istediklerimizi anlatması gerekiyordu. Öncelikle Mihri’yi babasının isminden (“Mihri Rasim”) veya boşandığı kocasının (“Mihri Müşfik”) isminden bağımsız, tek başına, kendi kadın kimliği ile var etmek amacındaydık. Bunun için sadece “Mihri” olarak yer alacaktı. Başlığın ikinci kısmına karar vermek ise, biraz daha zordu. Mihri’yi bir kaç kelimeyle sınırlamak pek mümkün değildi: kadındı, portre ressamıydı, eğitimciydi, öncüydü, çok kültürlüydü, idealistti ve göçebeydi... 20. Yüzyılın ilk yarısında yaşamıştı ve bu dönem pek çok derin değişimin yaşandığı bir dönemdi: Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması, Avrupa’da faşizmin yükselmesi, İkinci Dünya Savaşı ve Amerika’daki Ekonomik Buhran. Mihri, dünyanın her açıdan büyük dönüşümler geçirdiği bu dönemin önemli bir tanığıydı ve bunu da başlıkta bir şekilde yansıtmak gerekiyordu. Sergi ekibi olarak “Modern zamanların göçebe ressamı” olarak başlığın ikinci kısmına karar verdik. Sergiyle vermek istediğimiz mesaj: Mihri’nin, Türkiye, Avrupa ve Amerika tarihinin önemli dönemeçlerinde kadın, sanatçı, eğitimci, idealist ve göçebe olarak var olmaya çalışması, bunu yaparken de döneminin pasif bir tanığı değil, aktif bir öznesi olarak yer almasıydı. 

Özlem Gülin Dağoğlu: Mihri, her ne kadar Türk sanat tarihi yazımına Müşfik soyadı ile girmiş olsa bile, ilk eşinden 1920’li yılların başında boşandıktan sonra sanatçı daima babasının ismi olan Rasim’i kullanır... Ancak Gizem’in de değindiği gibi, sergi için Mihri’yi ilk eşinin soyadından ve babasının isminden bağımsız, bir özne olarak ele aldık. Serginin isminin ilk kısmı böylelikle “Mihri” oldu. İkinci kısmında ise, her kelimenin Mihri’nin çeşitli yönlerini anlatması gerekiyordu. İstanbul’dan Roma’ya Paris’e ve New York’a, Mihri, milli sınırların dışına taşan göçebe bir ressam olur. Aynı anda elli yılı aşan kariyeri boyunca, Birinci Dünya Savaşı, Büyük Buhran ve İkinci Dünya Savaşı gibi önemli dönüşümlere de tanık olur. Başka bir deyişle: Mihri, Modern Zamanların Göçebe Ressamı’dır...

-Mihri, İnas Sanayi-i Nefise Mektebi’nin kuruluşunda önemli bir yerde. Bu aşamadaki çalışmalarını öğrenebilir miyiz?

Gizem Tongo: Kadınların güzel sanatlarda gelişmesi ve kadın mekteplerine resim muallimesi yetiştirmek maksadıyla 13 Ekim 1914 tarihinde İstanbul’da bir İnas Sanayi-i Nefise Mektebi açılıyor. İnas Sanayi-i Nefise Mektebi’nin açılması, Osmanlı kadınlarının sanat üretimindeki rolü ve güzel sanatlar eğitiminin kurumsallaşması açısından bir dönüm noktası. Mektebin açılması hem eğitim alanındaki modernleşme sürecinin bir parçası, hem de Osmanlı kadınlarının yürüttüğü bir mücadelenin sonucu. 1977 yılında Malik Aksel’in kaleme aldığı, İstanbul’un Ortası kitabında, Mihri’nin bizzat bu mücadelenin lideri olduğunu okuyoruz. Aksel, Mihri’nin bir gün Maarif Nazırı Şükrü Bey’in huzuruna çıkarak: “Muhterem Nazır Beyefendi. Memlekete Meşrutiyetle birlikte hürriyet, müsavat, adalet, uhuvvet geldi, ama bütün bu nimetlerden sadece erkekler istifade ediyor... Fakat İnas Sanayi-i Nefise mektebi nerede? Hep yapılanlar erkekler için!” dediğini aktarıyor. Tabii, bu tarihi konuşmaya dair bildiklerimiz Aksel’in anlattıklarıyla sınırlı; fakat Mihri’nin uzun bir dönem mektepte resim dersleri verdiğini, hatta kısa bir süre mektebin idaresini tek başına devraldığını ve belli bir süre de idareyi Ömer Adil ile birlikte yürüttüğünü biliyoruz. Mihri’nin atölyesinde yetişen öğrenciler dönemin İstanbul sergilerine katılıyor, Belkıs Mustafa, Güzin Duran, Nazlı Ecevit ve Fahrelnissa Zeid gibi birçok kadın ressam daha sonra Türkiye’deki resim sanatına da yön veriyor. Bugün, Mihri’nin yetiştirmiş olduğu bir sanatçı kadın kuşağından bahsetmek mümkün.

Özlem Gülin Dağoğlu: Yirminci yüzyılın başında İstanbul’da kadınların sanat eğitimi olanakları son derece kısıtlıydı. Mihri, 1914 yılında çeşitli camialardaki ilişkilerini kullanarak İnas Sanayi-i Nefise Mektebi’nin kurulmasında büyük rol oynar. Akademide öğretmen iken, öğrencilerine kadın nü model kullandırır. Öğrencileri için bir burs hazırlar ve kadın ressamlar için yardımlaşma birliği oluşturmaya çalışır.

-Mihri, imparatorluğun son dönemlerinde yetişen önemli bir portre ressamı. Mihri üzerine çalışma yapmaya nasıl karar verdiniz?

Özlem Gülin Dağoğlu: Mihri, Osmanlı imparatorluğunun son dönemlerinde yetişen en önemli ressamlardan bir tanesi olmasına rağmen, hakkında bilinenler yetersizdi, üstelik çoğu zaman da birbirini tekrar eden ve bazen de yanlış olan bilgilerden oluşuyordu. Hayatının son yıllarını sanatı uğruna fakirlik içinde yaşamış, sefalet ve pişmanlık içinde ölmüş bir “Mihri” hikayesi yaratılmıştı. Oysa, bugüne kadar gerçek yaşantışı ve eserleri hakkındaki bilgi ve belgeler çok kısıtlıydı. Bu kalıplaşmış yanlışları düzeltip, bugüne dek karanlıkta kalmış dönemlerine ışık tutma amacı ile yola çıktık. Mihri’nin hiç bilinmeyen yönlerini, ilişkilerini ortaya koymaya çalıştık. Bu yeni Mihri portresini sunmak için de belgeler, arşiv malzemeleri ve somut kanıtlar kullandık. Mihri’nin İnas Sanayi-i Nefise Mektebi’ndeki öğrencilerinin çizimlerinden, yaptığı portrelere, hakkında çıkan gazete haberlerinden, Amerika’daki göçmenlik belgelerine kadar zengin ve çok çeşitli malzemeleri izleyiciyle buluşturduk. Ayrıca ilk defa, Mihri’nin günümüze kadar gelen yegâne ABD dönemi eserlerinden iki tanesini, Edison portresi ve Rezzan Yalman portresini, sergiliyoruz.

Gizem Tongo: Mihri, Özlem’in doktora tezinin ana karakteri, benim araştırma konumun ise (Cihan Harbi ve Mütareke Dönemi), tarihi karakterlerinden sadece biri. Bu anlamda Özlem ile akademik anlamda birbirimizi tamamladığımızı düşünüyorum.
                                                                         


- Mihri’nin  sanat tarihindeki yeri için neler söylersiniz ve sanat tarihi yazımında arka planda kalmasının nedenleri nelerdir?

Gizem Tongo: Mihri, yarım asırlık kariyeri boyunca, ürettiği eserlerle, ve eğitimci rolüyle yaşadığı döneme derin bir iz bıraktı. Hayatının birçok döneminde yurt dışında yaşadı ve yaşadığı şehirlerde ressam ve eğitimci olarak sanat dünyasında aktif bir rol aldı, kadınların eğitim ve siyaset alanlarında özgürleşme mücadelesine çoğu zaman bizzat katıldı. Bu göçebelik kendisine uluslararası bir şöhret kazandırdı, fakat aynı zamanda, Türkiye’deki modern sanat tarihi yazımında hak ettiği yeri bulamamasına da neden oldu. Bugün Mihri hakkında bilinenler hala muamma, üstelik çoğu zaman da birbirini tekrar eden bilgilerden oluşuyor. Sanatı ve tarih sahnesindeki aktif rolü göz ardı edilip, Özlem’in de bahsetmiş olduğu bir “ressam Mihri” efsanesi yaratılmış. Tabii, bu durum sadece Mihri’nin göçebe olmasından kaynaklanmıyor. Türkiye’deki sanat külliyatı içinde, her yerde olduğu gibi, resmi tarihin yazarları ve kahramanları hep erkekler. Geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet dönemi kadın sanatçıları üzerine hâlâ yeterince çalışma olmadığını söylemek gerekiyor. Yüzyıllar boyunca erkek egemen bir anlayışın şekillendirdiği sanat dünyası -müze koleksiyonları olsun, sanat tarihi kitapları olsun- kadınların sanatsal üretimini hep geri plana attı. Bunu bazen sanat tarihimizde kadın sanatçılardan hiç bahsetmeyerek, bazen de bahsetse bile, kadın sanatçılar için “trajik” ve “dramatik” bir hayat hikayesi yaratarak başardı. Bu “dramatik” hikayede de, ne üretilen sanat yapıtlarına, ne de sanatçının yaşadığı döneme katkılarına yeteri kadar önem verilmedi. Bugün geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet döneminden, kültürel hafızamıza kazınmış pek çok eser hala erkek sanatçılar tarafından üretilen işlerden oluşuyor. Bunun nedenlerini sorgularken, eril sanat tarihi anlayışını eleştirmek ve değiştirmek gerekiyor.

Özlem Gülin Dağoğlu: Aslında dünya genelinde, bu durum 1850-1950 yılları arasında yaşamış çoğu kadın sanatçı için geçerli... Sanatın ve tarihin yazarları, konuları daima erkekler olmuştu. Son 40 yıldır, Mihri ve daha nice kadın sanatçı, sanat tarihinde ve yazımındaki hak ettikleri yerleri yavaş yavaş elde etmekteler. Burada dikate çekilmesi gereken, Mihri’nin bu dramatik hayat hikayesinin ortaya çıkışının, Türkiye’de 1980 sonrası birçok kadın sanatçıyı görünür kılan feminist çalışmaların güç kazandığı döneme denk gelmesidir.

- Ömrünün büyük bir bölümü yurt dışında geçirme sebepleri nelerdi ve o dönem yaşadığı yerler  ile Türkiye’deki  sanatlar ortamı nasıl farklar vardı? Mihri, Türkiye’de ve dünyadaki çağdaşları arasında nasıl bir yerde idi?

Özlem Gülin Dağoğlu: Hayatının büyük bir bölümünü yurt dışında geçirme sebeplerinin ne olduğunu ancak Mihri kesin bir şekilde cevaplayabilir... Bizim cevap niteliğinde ileri sürebileceğimiz baslıca sebep ise, kariyerinin başından beri, Mihri’nin belirlediği bir idealin peşinde ilerlemesi olabilir. Bu ideali, döneme damgasını vuran şahsiyetlerin portrelerini yapmak ve bu sayede kendisinin de bu önemli insanlar arasında yer edinmesi diye de düşünebiliriz. Mihri’nin yaşadığı dönemde, Avrupa ve ABD’deki sanat camiaları ile Türkiye’deki sanat camiaları arasındaki farklardan ziyade, benzerlikleri vurgulamak Mihri’nin öncü kişiliğini öne çıkartacaktır. Her ne kadar Mihri’nin yüksek sosyal sınıfı, onun ressam olmasına kapı aralayan koşul olsa bile, yirminci yüzyılın ilk yarısında, bir kadın için sanatı ile geçinmek, erkek egemen sanat dünyasında yer edinmek, yine bugün olduğu gibi, büyük zorluklar getiren bir hayat seçimidir. Bunun verdiği farkındalık ile, Mihri, İstanbul’da  İnas Sanayi-i Nefise Mektebi ile başlayarak New York’da Kadın Seçmenler Cemiyeti’ne kadar, kadınların eğitim ve siyaset alanlarında özgürleşme mücadelesine çoğu zaman bizzat katılır. Kadınların yaşam standartlarını iyileştirmek için çaba sarf eder. Mihri’nin bu çabaları ve sanatı, döneminde basının yoğun ilgisi çeker.

Gizem Tongo: Mihri, ilk kez İstanbul’dan Roma’ya gitmek için ayrıldığında henüz 20’li yaşlarının başında. Resme oldukça yeteneği var ve bu yeteneğini geliştirmek istiyor. O vakitlerde Mihri’nin İstanbul’da üniversite düzeyinde güzel sanatlar eğitimi alması mümkün değil; 1883 yılında açılan Sanayi-i Nefise Mektebi’nden sadece erkekler yararlanıyor. Mihri, Roma’dan sonra Paris’e geçiyor ve 2. Meşrutiyet’in ilanından birkaç yıl sonra da İstanbul’a dönüyor. Paris, o zaman için bir kültür ve sanat başkenti; dünyanın çeşitli coğrafyalarından farklı estetik ideolojilere, kaygılara sahip sanatçıların kendilerini rahatlıkla ifade edebilecekleri birçok galeri ve sergi mekanı bulunuyor. Bunun dışında, 20. Yüzyılın ilk yıllarında Avrupa’nın büyük bir bölümü kültür alanında radikal dönüşümler yaşıyor: İtalyan şair Tommaso Marinetti’nin 1909 yılında Paris’te yayınladığı Fütürist Manifesto’dan, 1912 yılında yayınlanan Rus Fütürist Manifesto’ya, sanatçılar geleneği ve geçmişi sorguluyor. İstanbul’un sanat dünyasında, özellikle resim sanatında, estetik anlamda radikal değişimlerden bahsetmek pek mümkün değil. Mihri gibi pek çok Osmanlı ressamı Batı resim sanatının akademik kurallarına, Avrupa’daki avant-garde sanatçılarının aksine, çok da meydan okumuyor. Tabii ki bunun nedenleri üzerine tartışmak bu söyleşinin sınırları içinde pek mümkün değil. Yalnız burada önemli bir konuya değinmek istiyorum: geç 19 yüzyıl ve erken 20. Yüzyıl resim sanatına dair yapılan çalışmalarda “avant-garde takıntısı” olarak adlandırabileceğimiz bir durumdan bahsetmek mümkün. Özellikle New York’taki Modern Sanat Müzesi’nin (MOMA) ilk yöneticisi olan Alfred Barr’ın 1936 yılında düzenlediği Cubism and Abstract Art (Kübizm ve Soyut Sanat) Sergisi ve hazırladığı şema, hem sanat tarihi yazımı için, hem de müze koleksiyonları için oldukça sınırlı ve problemli bir “avant-garde” kanonu ortaya çıkarıyor. Erkekler tarafından yazılan ve erkek sanatçıların “avant-garde” başkahramanlar olduğu bu modern sanat tarihi yazımı, sanat iktidarının eril yapısını da meşrulaştırıyor. Oysaki, geç 19. Yüzyıl ve erken 20. Yüzyılda aktif olan pek çok ressam, Mihri gibi, Batı resim sanatının akademik kuralları çerçevesinde oldukça başarılı işler üretiyor. Mihri’nin Osmanlı İmparatorluğu’nda en aktif olduğu dönem, İnas Sanayi-i Nefise Mektebi’nde olduğu dönem. Bu süre zarfında İstanbul’un kültürel elitinin zirvesinde yer alan kişilerden biri haline geliyor ve Tevfik Fikret gibi dönemin sanatçı ve entelektüel çevreleriyle yakın ilişki kuruyor, portrelerini yapıyor. İstanbul’un en başarılı portre ressamlarından biri oluyor Mihri. 1918 yılında kendi evinde açtığı sergisine dair yazılan bir makalede “Mihri Hanım renkleri anlamakta ve eserlerine ruh koymakta bütün ressamlarımızı geçmiştir” diye yazılıyor.

Mihri’nin eserlerini üç kelime anlatırsanız hangi kelimeleri kullanırsınız?  

Gizem Tongo: Her ne kadar üç kelimeyi seçmek çok zor olsa da, Mihri’nin eserlerini anlatmak için seçeceğim kelimeler: gerçekçi, renkli ve samimi portreler olurdu. Mihri’nin kendisi için seçeceğim sıfatlar ise: yetenekli, çok kültürlü ve idealist olurdu. Bir parantez açmak isterim: benim için Mihri’nin eserlerinin iki anlamı var: ilki, ressam olarak ürettiği eserler; ikincisi de, eğitimci olarak yetiştirdiği öğrenciler.

Özlem Gülin Dağoğlu: Yetenek, güç ve renk, Mihri’nin eserlerini anlatmak için seçeceğim üç kelime olurdu.

ANAYURT OTELİ VE ZEBERCET




1921’de Manisa’da doğan Yusuf Atılgan, Manisa Ortaokulu’nun sonrasında dönemin önemli isimlerinin öğrenim gördüğü Balıkesir Lisesi’ne devam eder. Ardından İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirir. Ahmet Hamdi Tanpınar ve Nihat Tarlan’ın öğrencisi olur. İki yıl edebiyat öğretmenliği yapar ve sonrasında Manisa Hacırahmanlar Köyü’ne geri döner.  1976 yılında tekrar İstanbul’a geldiğinde Milliyet Gazetesi ve Can Yayınları’nda çalışır. 1989’da Moda’da vefat eder.
Bir kent romanı olan Aylak Adam’ı 1959’da Hacırahmanlar’da, taşrada geçen Anayurt Oteli’ni 1973 yılında yine Hacırahmanlar’da olduğu dönemlerde yazar.  Yarım kalan kitabı Canistan ise 2000 yılında yayımlanır. Öykülerinde genelde insandan hareket eden Atılgan’ın öykü kitapları “Bodur Minareden Öte”  1960 yılında, “Eylemci”  (Bütün Öyküleri) de 1992 yılında okurlarıyla buluşur. 
Edebiyatına baktığımızda Ahmet Hamdi Tanpınar, Samuel Beckett,  Albert Camus, Fyodor Dostoyevski etkilerini net olarak gördüğümüz Atılgan’ın Anayurt Oteli, 1963 yılında geçer ve 20 Ekim Pazar günü başlar,  gün adları ile ilerler, 22 gün sonra 10 Kasım’da da sona erer.
Keçecizade ailesinin konağı 1923 yılında Anayurt Oteli’ne dönüştürülür. Annesi konağa besleme olarak gelen Zebercet de, tren istasyonuna yakın Anayurt Oteli’ ne, babasının ardından yıllar sonra yetkili olur. 
İlkokul mezunu, taşralı, para ile ilgili bir sıkıntısı olmayan, otelin dışında mağdur ama otelde tamamen farklı bir karakter olarak gördüğümüz Zebercet’in otelde bir kimliği vardır. Asıl konusu; kahraman ve kahraman karşısında toplumun iletişimsizliği olan Anayurt Otelin’de okurla da iletişime geçmez Zebercet.  Başkaları ile iletişim kurmaktansa ölümü tercih eden Zebercet’in asıl korkusu ölüm değil, başkaları ile iletişim kurmak ve onlar tarafından yargılanmaktır.
Mutlak yalnızlık, yalnızlıktan çıkma umudu ve hayal kırıklığı olmak üzere üç ana konuda ilerleyen Anayurt Oteli’nde,  Zebercet,  Ankara’dan Gecikmeli Trenle Gelen Kadın ve Otel üç ana karakter olarak karşımıza çıkıyor.
Erken doğan Zebercet’in isminin konma anından başlayan hor görülme, çocukluğunda ve askerde yaşadıkları ile devam eder. Sonrasında “Ankara’dan Gecikmeli Trenle Gelen Kadın”la beraber umut dönemi başlar. Böylece rutinin dışına çıkar, “Ankara’dan Gecikmeli Trenle Gelen Kadın”ın  düzgün iletişim kurması, teşekkür etmesi ile umuda kapılan Zebercet kendine yeni takım alır, bıyığını kestirir, ortalıkçı kadını uyandırmaz ve sigaraya başlar.  “Ankara’dan Gecikmeli Trenle Gelen Kadın”ın otele geri dönme umudunun bittiği anda hayal kırıklığı döneminde farklı eylemlere yönelir, içkili mekana, sinemaya gider. Umut döneminde horlanma yaşamazken hayal kırıklığı döneminde tekrar horlanmalar başlar ve ortalıkçı kadını öldürmesi de o dönemde gerçekleşir.
Toplumsal öğelerin ön planda olduğu Anayurt Oteli’nde, Zebercet’in ruh halini eylemlerinden yola çıkarak çözümlenebilirken, yaşadığı olayların sebepleri ancak bir olayı anımsadığında okura açık edilir. Zebercet’in erken doğumuyla başlayan, arızalı denebilecek gelişiminin başlangıç noktası ise adının konulduğu andır. Anayurt Oteli onun için bir anlamda ana rahmi- ana kucağıdır. Ortalıkçı kadın ise onun için adeta ana rahmi ya da ana kucağı ile temas kurduğu objedir. Dolayısıyla hayal kırıklığı döneminde öldürdüğü de aslında kendisidir. Tüm bunlar, kendinden vazgeçmeye başladığı an yaşanır.
Anayurt Oteli, aslında bu coğrafyadır ve Zebercet de bir göstergedir. Otelin tenekeden mermer üzerine oturtulmuş bir tabelası, bir de yönlendirme levhası vardır. Otelde iki tane de tablo asılıdır. Bir takım objeler duvardan indirilir ve tekrar asılır. Sonunda da karakter kendini asar ama öykü ölüp ölmediği ikilemiyle biter.
Biçim olarak iletişimsizliğinin yansıtıldığı Türk Edebiyat tarihinde önemli bir yere sahip olan “Anayurt Oteli”  1987’de aynı adla Ömer Kavur tarafından sinemaya aktarılmış, sinema tarihimizde kült filmler arasında yerini almıştır.

Seçil Erel "Bir Başka Gerçeklik"


Millî Reasürans Sanat Galerisi’nde  6 Nisan 2019 tarihine kadar devam edecek olan “Bir Başka Gerçelik”Sergisi ve sanat yaşamı üzerine  Seçil Erel’le  konuştuk.
                                                       
                                                             
 “Bir Başka Gerçeklik”, iç huzur ile kabullenmenin, kendini akışa bırakmanın getirdiği dönüşümün dışavurumu olarak tanımlanmış. Sergiye nasıl karar verdiniz? Konuya, konsepte karar verirken sizi neler etkiledi?  
Sergi, benim için çok özel olan Milli Reasürans Sanat Galerisi’nin yöneticilerinin işlerimi takip etmesi üzerine benimle çalışmak istediklerini paylaşmaları sonucu 2015 yılında kararlaştırıldı. O tarihten itibaren önce yavaş tempo 2017’den itibaren ise yoğun bir şekilde çalışarak çıkan sergi hem teknik hem içerik olarak uzun yolculuklardan geçen işlerden oluşuyor.
Ben yaşamdan ilham alan ve yaşamın içinde deneyimlediklerimi gözlemleyip dönüştürme becerisi olan birisiyim. İşlerimde her zaman bu şekilde çıkıyor. İlk işlerim salt bilgiye dayanırken sonrasında yaşamdan topladıklarım ve gördüklerimi de derinden gelen duygularla eklenerek çıkıyor. 
Benim için yaptığım işler kelimelerle anlatamadığım duyguları anlatmanın yoludur diyebilirim. 
Bu sergi benim bir kaç yıl boyunca gittiğim çeşitli sanatçı misafir programları, atölye çalışmaları ve seyahatlerin sonunda kalıcı olarak doğup büyüdüğüm yer olan İstanbul’dan Londra’ya taşınmamın ardından, kendimle yüzleşip, kendime doğru yaptığım içsel yolculuklara odaklandığım bir süreçte doğdu. Yani fiziksel yolculuklar spiritüel yolculuklara dönüştü diyebilirim. 
Bu nedenlerle değişim, dönüşüm, yeniden doğmak, ölüm ve denge temaları temel oldu.
                                                                                 
 
  “Bir Başka Gerçeklik” de son dönem  çalışmalarınız sergileniyor.  Serginizde yer alan işlerinizi öğrenebilir miyiz? Sergide sanatseverleri neler bekliyor?
Genel olarak yukarıda bahsettiklerimle oluşması ile birlikte her işin kendi oluşum sebebi var. 
Ben uzun yıllardır varoluşun sistematiğini dört boyutlu alanda yani mekan ve beraberinde zaman üzerinden insan faktörü ile anlamlandırmaya odaklanmış ve bunu matematik bazlı düşünce ve kurgular üzerinden yapıyordum. Yalnız bu sergi daha düşünme aşamasındayken, Southampton, İngiltere’de sahilde deniz kabuğu toplarken hatırladığım, aslında bütün odaklandığımın kaynağının doğadan geldiği oldu. Deniz kabuğundan gelen sistemsel kurguları hakkında ne kadar bilgi sahibi olursan ya da okumuş olursan ol onu gidip bir sahil kasabasında toplamadığın müddetçe göremeyebiliyorsun kimi zaman. Bu nedenle hep derim, çok okuyan değil biraz okuyup yola çıkan daha çok bilebilir. Bu farkındalık ile Birleşme isimli işim altın oran kanunundan yola çıktı ve parçalı bütünle kurguladığım denge konusuna odaklandım.
Sergideki eğilimler bu sayede  doğaya ve kişisel varoluşa yönlenmiş oldu. İnsanın ruh, beden ve zihin olarak varoluşuna yönelmeye ve soruları dışarıdan içeriye doğru sorduğum ve sistematiği de aklımın ve bilgimin yettiği kadar doğanın sistematiği üzerine kurgulayarak belli bir akışta çıkardım. 
Bir başka gerçeklik ile ortaya çıkan gözlemler bana başka görme alanları açtı ve bu işlerle gördüklerimi aktarmaya çalıştım. Konuları, renk, ışık ve katmanlar ve mimari ögeler yardımıyla, çiçekler, yapraklar ve gözlerden ilham alarak yaptım. Bunların yanı sıra Kabullenmenin Huzuru isimli işimde, hepimizin bedenlerinde bulunan dişi ve erkek enerjinin dengeye kavuşması ve kendini olduğu gibi sevmek konusuna odaklandım diyebilirim. Ve bu düşünceyi kendimden yola çıkarak yaptığım için dişi üreme organını kullanarak yaptım.
                                                                         
Eserlerinizde izleyiciyi yeni bir bakma ve görme biçimine davet ediyorsunuz. Yeni bakma- görme biçimi üzerine neler söylersiniz?
Merak ve deneyimlemeye cesaret iki esaslı olgu. Yaşamın içinde olup bitenlere dair çok meraklıyım, niye olmuşu öğrenip ve sonra nasıl olabiliri deneyimlemeye açık. 
Bu da benim çokça şeyleri farklı açılardan görmeme ve gösterebilmeme yardımcı oluyor. He ne kadar teknik açıdan en eski usül malzemeleri kullansam da. Önceki işlerimden birisi olan Kuş Bakışı’nda da temelde bundan bahsediyordum. 
Bu bana kübizmin de temel düşüncesi olan şeylere çeşitli açılarda bakıp, oralardaki yüzeyde görünmeyen satır arası notları göstermenin yolunu anımsattı. Sonuçta,  sanatçı içinde bulunduğu dönem ve yerden ilham alarak görünmeyeni göstermeye çalışıyor. 
 Sizinle özdeşleşen ekleme ve eksiltme metodundan bahseder misiniz? 
Resimlerimi 2 boyutlu tuval yüzeyi üzerinde 3 boyutlu bir algı ile katmanlarla çalışıyorum. Kapata kapata, sonra aça aça. Katmanlar arasında gezinmenin ve alt katmanlardan referans almanın yolu olarak yüzeyi maskeleme metodu ile çalışıyorum. Maskeleme aslında bir tür çizme biçimi halini almış oluyor. Resmin ilk aşamalarında kompozisyonu kurgulamama yardımcı olan bu maskeleme işi sonuca giderken görmeme engel olurken kendimi, daha spontan bir akış içinde hissederek yapmama yardımcı oluyor.  
Bir önceki kattan almak maksadıyla yüzeye eklediğim alanlar için kullandığım maskeleme bantlarını tuval resmi bittiğinde tamamen söküyorum. Bu söktüklerimi oldukları gibi kağıt işlerim için biriktirip, tuval resimlerdeki kurgusallıktan uzak kolajlar halinde bir araya getiriyorum. Bu sırada palete karışan renkleri biriktirme medotu ve düzenli çektiğim fotoğraflarla da aslında bir iş yaparken onun etrafında çıkan yan şeyleri işlerim haline getiriyorum
 Sizi tanıyabilir miyiz, sanat eğitimi almaya nasıl karar verdiniz?
Ben bir anne olarak çocuğumun neler yapması gerektiğine değil neler yapabildiğine odaklanarak onu yetiştirmeye çalışıyorum. Bunu söylüyorum çünkü ilkokul, ortaokul ve lisenin bir kısmında  büyük acılar içerindeydim. Neyseki lise yıllarımda aşkla yaptığım bu şeyi yapabilme imkanı yarattım. Bu farkındalık benim yeniden doğuşum olmuştu 16 yaşımdayken. İşte o gün bugündür birçok şey değişti, dönüştü ama kalem kağıt elimden hiç düşmedi. 
  Londra’da yaşıyorsunuz.Yurtdışındaki ve Türkiye’deki sanat ortamını karşılaştırırsanız neler söylerseniz?
Londra’yı ve İngiltere’yi başlı başına değerlendirmek gerek. Almanya, Amerika, Japonya ile ayı şekilde değerlendiremeyiz. Sonuçta her ülkenin siyasi, coğrafi, ekonomik yaklaşımları bu alanların oluşmasını sağlıyor. 
Olduğum yerden bahsedecek olursam, burası her konuda markalaşmaya ve merkez olmaya odaklanmış bir yer, en azından olduğumuz dönemde ve sanatta da böyle. Çok fazla sanatçı ve etkinlik var ama bunun bir kısmının sadece şehrin marka olmasından kaynaklandığını söylemeden geçemeyeceğim. Gel gör ki, şehrin ritmine adapte oldukça bir yürüyüşe çıktığında ya da atlayıp hangi yöne olursa 15 dakika bisiklet sürüp varacağın yerde bile karşına çıkan ortam, sergi, söyleşi, etkinlik başını döndürebiliyor. Ulaşmak ve ulaşılmak mümkün
Yurtdışında yaşamanız eserlerine nasıl etki ediyor?
Çok şey kattığını ve alıp götürdüğünü söylemek isterim. 
En çok katkısı, alıp götürdükleri oldu. Kendi körlüğümden uzaklaşıp, geçmişten taşıdığım ağırlıklar ve gelecek kaygılarımdan arındırıp, bilmekten (ki bu bilmek konusu da muamma) bulmaya daha yakın bir yere ulaşmama yardım ediyor.