anamed etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anamed etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2019 Cuma

Arşivin Belleği: Marcell Restle’nin Anadolu Araştırmaları




                                                 

Küratörlüğünü Lioba Theis, Su Sultan Akülker, Caroline Mang ve  ANAMED galeri  küratörleri Ebru Esra Satıcı, Şeyda Çetin’in yaptığı 25 Haziran 2019’da başlayan ve 1 Aralık 2019’a kadar ANAMED Galeri’de devam edecek olan Arşivin Belleği: Marcell Restle’nin Anadolu Araştırmaları” Sergisi,   ziyaretçilere  alanının önde gelen araştırmacılarından sanat tarihçisi Marcell Restle’nin sistematik çalışma yöntemini gösterirken, Anadolu’daki Geç Antik Çağ, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait kültürel varlıkları incelemeye yaşamını adamış bu tutkulu araştırmacının on yıllar boyunca oluşturduğu zengin arşivini de gözler önüne seriyor.

Sergi, bilime adanmış bir yaşamın derin izlerini taşıyan bu koleksiyonun küçük ama önemli bir parçasını içeriyor ve dört bölümden oluşuyor: İlk üç bölümde Restle’nin İstanbul, Anadolu ve Suriye’nin Havran bölgesinde yaptığı araştırmalar kronolojik olarak sergileniyor. Dördüncü bölümde ise arşivin kısa bir öyküsü teşhir ediliyor. “Arşivin Belleği” Restle’nin bir çalışma gününü nasıl geçirmiş olabileceğine, zamanını nasıl sistematik biçimde planladığına, internetin dahi olmadığı dönemde çalışırken kullandığı metotlara dair bilgiler verirken bir yandan da birçoğu artık yalnızca belleklerde kalan kültür varlıklarının kentsel yapı içerisindeki durumlarını retrospektif bir bakış açısıyla vermeyi  hedefliyor.
                                                             

Marcell Restle’nin Viyana Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nün arşivi olan DiFaB’a (Bizans Araştırmaları Dijital Arşivi) bağışladığı özel koleksiyonundan, vefatından sonra üniversiteye taşınan belge ve malzemelerin büyük bir bölümü ilk kez sergileniyor. Sergide ziyaretçiler ayrıca, 1956–2000 yılları arasında oluşturulmuş zengin arşivden, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı ve mimarisi alanlarında yüzlerce fotoğraf ve yazılı belge, teknik ve fotogrametrik çizim, görüntü ve ses kayıtlarını da inceleme fırsatı sunuluyor.

1932’de Almanya’nın güneyindeki Bad Waldsee adında küçük bir şehirde dünyaya gelen Restle, Tübingen ve Münih üniversitelerinde sanat tarihi, Bizans araştırmaları ve Hıristiyanlık tarihi alanlarında eğitim alır. Bir yıl öğrencisi olduğu İstanbul Üniversitesi’nde Almanya ve Türkiye kökenli hocalardan aldığı dersler, Restle’nin önünde yeni ufuklar açar. Bizans Sanatı’ nın yanı sıra İslam Sanatı, Selçuklu ve özellikle de Osmanlı Mimarisi üzerine yaptığı çalışmalar, Viyana ve Münih üniversitelerinde bu alanlar üzerine verdiği dersler, İstanbul ve Anadolu’yu da içine alan tüm Doğu Akdeniz’e yaptığı saysız araştırma gezileri onu mimari konusunda, özellikle yapıların sistematik bir biçimde belgelenmesinde uzmanlaştırır.

Görme yetisini büyük oranda kaybetmesine yol açan yaklaşık 60 yıllık yoğun çalışma ile, Restle ardında sabrın ve emeğin ürünü binlerce slayt, fotoğraf, yazılı belge, teknik ve fotogrametik çizim, görüntü ve ses kayıtları içeren zengin bir arşiv bırakır. Bu zengin koleksiyonu Marcell Restle, ölümünden iki yıl önce, 2014 yılında, Viyana Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’ne bağışlar. Viyana ve Münih Üniversitelerinde dersler veren Restle, 1994 yılında üniversite profesörlüğü görevinden emekli olur. Verdiği dersler, yaptığı yayınlar ve gerçekleştirdiği araştırma gezileri sırasında oluşan, 17.000 slayt, 10.000’i aşkın siyah-beyaz fotoğraf, yaptığı sayısız eskiz ve ölçekli mimari çizim, ayrıca çok sayıda ses ve video kaydı içeren arşivini 2014 yılında DiFaB’a bağışlar. Marcell Restle, doğduğu şehir olan Bad Waldsee’de eski bir ortaçağ külliyesinin parçası olan Spital zum Heiligen Geist (Kutsal Ruh Hastanesi) bünyesindeki yaşlılar evinde 25 Ocak 2016’da hayata gözlerini yumar.



  

TÜRKİYE’DE AKADEMİK DİSİPLİN OLARAK SANAT TARİHİNİN BAŞLANGICI VE “ALMAN EKOLÜ”

Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923’te kurulmasının ardında, devletin yeniden inşa edilmesinin bir parçası olarak, yeni hükümet hızla kapsamlı bir yükseköğrenim reformu başlattı. Amaç, yeni akademik kadro yetiştirmek ve Avrupalı araştırmacıların katılacağı değişim programlarını teşvik etmek, aynı zamanda yeni üniversiteler ve kurumların temellerini atmaktı. Bu süreç kapsamında, Almanya, Avusturya, İsviçre gibi Batı Avrupa ülkelerindeki eğitim sistemleri örnek alınıyordu. 1925 ve 1945 yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti hükümeti, tarih, arkeoloji, Hititoloji ve sanat tarihi alanlarında eğitim almak üzere birçok öğrenciyi Batı Avrupa’ya özellikle de Fransa, Almanya ve Avusturya’ya gönderdi.

1929 yılında, Bizans ve Osmanlı dönemlerine ait mimari kalıntıları belgelemek ve İstanbul ve Anadolu’nun tarihi topografyasını incelemek amacıyla, Alman Arkeoloji Enstitüsü (DAI) İstanbul’da bir şube açtı.

1933 yılında İstanbul Üniversitesi, İsviçreli profesör Albert Malche gözetiminde kuruldu. 1933/34 itibarıyla, İstanbul Üniversitesi’nde 42 Alman profesör eğitim vermekteydi

İstanbul Üniversitesi bünyesinde Sanat Tarihi Kürsüsü ’nün kurulmasının ardından, özellikle   Alman ve Avusturyalı bilim insanları Türkiye’de sanat tarihinin bir disiplin olarak şekillendirilmesinde öncü rol oynadılar. Bu süreçte, bir yandan da Almanya ve Avusturya’da eğitim almış ve bu sayede Alman Ekolüne aşina ve disiplinler arası yaklaşımlara meyilli Türk meslektaşları da yer aldı. Ernst Diez ve Oktay Aslanapa’nın ardından, bu gelişmenin öne çıkan isimleri arasında, Marcell Restle’nin de derslerine katıldığı, Kurt Erdmann, Halet Çambel ve Semavi Eyice bulunuyordu.

1956 yılında, Alman Akademik Değişim Servisi’nin (DAAD) verdiği bir bursla, Marcell Restle ilk defa Haliç üzerine kurulu bu canlı metropolü ve sahip olduğu zengin kültürel mirası görme fırsatı yakaladı. Genç sanat tarihçisinin tarihi yapılara ilişkin ayırt edici algısının oluşması da gerçekleşti ve bu gelişmeler, şüphesiz, akıl hocası ve dostu olan Kurt Erdmann’la bağlantılıydı. Kendi araştırma yöntemini öğretmek için, Erdmann öğrencilerini İstanbul ve Anadolu’daki tarihi yapıları ziyaret edecekleri gezilere götürdü. Bu geziler genç Restle üzerinde kalıcı bir etkiye sahip oldu ve Erdmann’ın yaklaşımını kendi ilgi alanlarına uyarladı

Bizans kültürüne duyduğu ilgiyi yaptığı çalışmalarla sürdürürken, Restle bir taraftan da Osmanlı mimarisinin cazibesine kapılmaya ve hayatı boyunca sürecek bir başka ilgi odağı olan ve yaptığı gözlemlere büyük faydası dokunan, modern yüzey araştırması tekniklerine merak duymaya başladı. Bu uğraşlar, onun sayısız Antik Çağ, Bizans ve Osmanlı yapısının planlarını çıkarmasına olanak tanıyacak bilgi birikimini ve beceriyi kazandırdı. Zaman içinde kapsamlı veri koleksiyonunu oluşturdu ve bu veriler günümüzde Viyana Üniversitesi, Sanat Tarihi Bölümü’nde Bizans Araştırmaları Dijital Arşivi’nin (DİFaB) parçası haline geldi.

Yıllar  içinde Restle, kentin hem Bizans hem de Osmanlı evrelerini içerecek şekilde, İstanbul’un mimarisi hakkında derinlemesine bilgi edindi. İstanbul’da geniş kapsamlı inceleme gezilerine ek olarak, daha sonra Bursa, Edirne, İznik’i ziyaret etti ve buralarda çektiği bir dizi fotoğrafla Bizans ve Osmanlı yapılarını belgeledi.




DiFaB Hakkında:


Bizans Araştırmaları Dijital Arşivi (Almanca: Digitales Forschungsarchiv Byzanz-DiFaB) 2007 yılında, Bizans’ın kültürel mirasına ayrılmış görsel bir kaynak veritabanı projesi olarak Viyana Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nde profesör Lioba Theis tarafından kuruldu. Halihazırda bünyesinde Almanya ve Avusturya’daki üniversitelerde uzun yıllar görev yapmiş sanat tarihçileri Horst Hallensleben (1928-1998) ve Marcell Restle (1932-2016) tarafından bağışlanan, görsel ve yazılı belgelerin yanı sıra, görüntü ve ses kayıtlarından oluşan iki özel koleksiyon ve 2007 yılından beri düzenli olarak Lioba Theis’in başkanlığında alan uzmanlarının ve öğrencilerin katılımıyla tarihi Bizans coğrafyasına yapılan araştırma gezileri sırasında çekilen fotoğrafları barındırmaktadır.

DiFaB’in temel amacı, Bizans araştırmalarını içeren mevcut özel koleksiyonları ve araştırma gezileri sırasında elde edilen, Bizans’ın ve etkileşim içerisinde olduğu komşu kültürlerin bugün varolan maddi kalıntılarını fotoğraf yoluyla belgeleyerek, bu mirası dijital ortamda korumak ve çevrimiçi bir veritabanında hiçbir engelle karşılaşılmadan alana ilgi duyanlar icin erişilebilir hale getirmektir.



*Sergi metinleri kaynak olarak kullanılmıştır.




20 Ağustos 2017 Pazar

“Bir Kazı Hikâyesi: Çatalhöyük”

         
                                   


Günümüzden 9000 yıl önce, bugünkü Konya Ovası’nda insanlar bir araya gelerek kerpiçten evler inşa ettiler; kilden kendi çanak çömleklerini ürettiler; 200 km uzaktan getirdikleri volkan camı ile kesici ve delici aleteler yaptılar; hayvanları evcilleştirdiler; tarımla uğraştılar. Dahası duvarlara ve yerlere çizdikleri resimlerle, taştan ve kilden ürettikleri heykellerle oldukça geniş yelpazeli bir sanat ortaya koydular.
Peki biz tüm bunları nereden biliyoruz?
11 Kasım 1958’de 30’lu yaşlarının başlarında idealist arkeologlar Alan Hall, David French ve James Mellaart, Konya’nın yaklaşık 45 km güneydoğusunda yer alan toprak bir yolda ilerlemeye çalışıyorlardı. Düz ovanın ortasında heybetle yükselen, böylelikle sıradan olmadığını hissettiren bir tepenin yanına gelince durdular. Tepenin çevresinde bir tur atıp buluntuları incelediklerinde daha ilk dakikadan dünyanın tarihini değiştirdiklerini anlamışlardı; gördükleri el değmemiş Neolitik’ti! Önünde durdukları bu etkileyici höyük, daha birkaç yıla kalmadan dünya genelinde ses getirecek, arkeoloji camiasını heyecanlandıracak ve Neolitik Çağ’ın teknolojisi, sanatı, kültürü ve inançlarına dair bilgi birikimimizde bir devrim yaratacak, Mellaart, arkeoloji çevrelerinde parlak bir şöhret kazanacaktı.
Ian Hodder ‘ın önderlik ettiği Çatalhöyük Araştırma Projesi, 1993 yılınan beri dünyanın en eski topluluklarından birinin avcı toplayıcılıktan tarım toplumuna geçiş sürecine ve sosyoekonomik organizasyonuna ışık tutmak için araştırmalarını sürdürmekte. Hodder ve ekibinin kazı çalışmaları bu yıl Ağustos ayında sona erecek.
Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyeteri Araştırma Merkezi (ANAMED), Çatalhöyük Araştırma Projesi’nin 25. yılını bir sergiyle kutluyor ve izleyicileri 9000 yıllık bir yolculuğa çıkarıyor. Sergi Duygu Tarkan küratörlüğünde Çatalhöyük araştırmacıların katkılarıyla hazırlanmış ve izleyicileri  25 yıllık projenin dedektiflik serüveninin bir parçası olmaya çağırıyor.
Mellaart, Türkiyeli ve uluslararası araştırmacılar ve Türkiyeli işçilerden oluşan büyük bir ekiple, 1961- 1965 yılları arasında Çatalhöyük’te kazılar yaparak 160 bina ortaya çıkardı. Aynı zamanda, buluntuları geniş çaplı olarak kamuoyuna duyurdu ve Çatalhöyük’ün dünya çapında tanınmasını sağladı.
Mellaart’tan 28 yıl sonra Ian Hodder höyük çalışmalarına başlıyor. Hodder çalışmalarında yeni bilimsel tekniklerin uygulanması esasına dayalı bir teknik izliyor. Bu nedenle, bugün ulaşılan sonuçlar birbirinden farklı ancak birbirini besleyen iki çalışmanın harmanlanması ile oluşuyor.
“Çatalhöyük’te bulunan 21 metre yüksekliğindeki tümseğe her çıktığımda yüreğim kıpır kıpır eder. 1993 yılından beri yazları burada çalışmama rağmen, o topraklara her  adım atışımda dizlerimin bağı çözülür. Ne de olsa altımdaki toprak 9000 yıl kadar önce nüfusu 3000 ile 8000 arasında olan bir yerleşmenin büyüleyici ayrıntılarını barındırır.”  diyerek duygularını dile getirir Ian Hodder.
Çatalhöyük Araştırma Projesi, 1993’ten günümüze sit alanı içerisinde ve dışarısında yeni arkeolojik, konservasyonel ve küratöryel metotlara öncülük edecek çalışmalarını sürdürüyor. Uluslararası ve sürekli değişen bir ekip oluşturularak geçmişte yaşamış olan insanların hayatlarına dair düşüncelerimizi ve anlayışımızı geliştirmeyi hedefliyor. 1960’lı yıllardan beri devam eden kazılar, MÖ 7100’e tarihlenebilecek, yoğun şekilde kullanılmış bir Neolitik yerleşim ortaya çıkarmış. Çatalhöyük Araştırma Projesi ile yüzeyin altında yatan ve zamanının en kompleks  toplumlarından biri olan Çatalhöyük insanlarının izleri gün ışığına çıkıyor. Dünyanın pek çok ülkesinden gelen uzmanlardan oluşan ekip burada yaşayan insanların hayatlarını derinlemesine anlamak ve anlatmak için çalışıyor.
Arkeologlar, ilk olarak aynı döneme ait diğer araziler ya da farklı arkeologların önceki yıllarda Çatalhöyük’te keşfettikleri üzerine okumalar yaparak birtakım fikirler edinirler. Kazma anı asla tekrarlanamaz. Kazıcıların, çalışma esnasında mümkün olduğunca fazla bilgiye sahip olmaları önemlidir. Bu nedenle, Çatalhöyük’te kazılar uzman kazıcılar tarafından yapılır, aynı zamanda arazide laboratuvar  yer alır. Böylelikle uzmanlar, kazılar devam ederken, kazıcılara hızlı bir şekilde geri-bildirim verebilirler. Her bulgunun kaydı tutulur, böylece sonraki yıllarda başka araştırmacıların da bulunanları ve yapılan yorumları yeniden analiz etmesine imkan sağlanır. Bu yüzden sürekli olarak günlük tutulur, video kaydedilir ve her şey mümkün olduğunca belgelenmeye çalışılır.
Toprak üstüne çıkarılan tüm buluntular, gün sonunda kazıcılar tarafından höyükten aşağıya getirilerek  buluntu laboratuvarına teslim edilir. Kazıcın işi burada biter; bundan sonrası laboratuvar uzmanının işidir. Buluntu laboratuvarındaki uzmanın en baştaki görevi, alandan getirilen malzemeyi yıkama/kurutma ve sisteme kaydetme gibi hazırlık işlemlerinden geçirmek ve ardından gerekli analiz için ilgili uzmanlara ulaştırmaktır. Kazı sonrasında uygulanan sistematik kayıt ve depolama işleminin amacı alandan gelen malzemenin niteliğinin, fiziksel bütünlüğünün uzmanlar ve öğrenciler tarafından çalışılabilmesi ve alanın uzun yıllar yorumlanmasına yardım edebilmesi için korunmasıdır.
Çatalhöyük’te insanlar arpa, bezelye, ekmeklik buğday, mercimek ve burçak türlerinin yanı sıra badem, palamut, fıstık, elma, ardıç ve çitlenbik gibi meyve ve yemişlerle beslendiler...Ta uzaklardan kütükler taşıyıp hem yakıt yaptılar, hem de onları mimari taşıyıcılar olarak kullandılar. İşte bunlar 9000 yıllık yemek tariflerini, tohumların ekildiğini mi yoksa yiyeceklerin toplandığı mı araştıran bitki bilimci arkeologların çalışmalarının sonuçlarından bazıları.
Duvar resimlerinden figürinlere, çömleklerden boğa başı kabartmalara kadar çok çeşitli hayvanların Çatalhöyüklülerin sembolik dünyasında önemli bir yer tuttuğunu biliyoruz. Peki dünyalarına sızan bu hayvanlar hangi türlerdi? Çatalhöyük zooarkeologları, bir başka deyişle hayvan kemiği uzmanları, bugüne kadar bir milyondan fazla kemiği incelemiştir. Bu sayı, kazılarda çıkarılan malzemenin çok az bir kısmıdır. Ayrıca unutmamak gerekir ki kazılan alan da yine bütün alanın %7’sini oluşturuyor.
Koyun, keçi, köpek evcildir; domuz yabanidir; büyük başların evcilleştirime konusu ise tartışmalıdır. Yabani eşek, yabani koyun, geyik türleri, gazel, tilki, kurt, kedi, tavşan, leopar ve kuşlar avlanan hayvanlar arasındadır. Balıkçılıkla da uğraştıkları hem bulunan balık kılçıklarından, hem de kemikten yapılma olta iğnelerinden anlaşılmaktadır.
Zamanında çok heybetli olan Çarşamba nehrinin kucağında kurulmuş yerleşmede kilin en fazla kullanılan hammadde olması çok doğal değil mi? Öyle ki çanak çömlekten kil toplara, mühürlere ve duvar kabartmalarına kadar çeşitli amaçlar için kullanılmıştır. Peki kili doğal haliyle mi kullanmışlardır yoksa fonksiyonuna yönelik katkılar eklemişler midir? Tüm bu sorular cevaplar işte burada aranmaka.
Unesco Dünya Kültür Mirası listesindeki Çatalhöyük’te yürütülen bilimsel çalışmaların üç boyutlu modelleme buluntuları yeniden canlandırma, kazı alanlarının lazer taraması ve VR(sanal gerçeklik) teknolojisiyle Çatalhöyük binalarının deneyimlenmesi gibi interaktif sergilenme yöntemleri ile sergi 25 Ekim’e kadar açık kalacak. Ziyaretçiler, arkeologların verilere nasıl ulaştığını, laboratuvarlardaki  merak uyandıran analizleri etkileşimli olarak deneyimleyebilecek. Proje, arkeolojik araştırmalar sonucu elde edilen verileri sanal gerçeklik ortamında yeniden yaratıp kullanıcının “orada bulunmak” duygusunu tetikleyerek, Çatalhöyük’teki yaşamı yorumlamak için yeni bir deneyim sunuyor. Malanın toprağa değdiği andan, buluntuların ortaya çıkarılmasına, kayıt ve hazırlık çalışmalarından, laboratuvarlardaki analizlerle  verinin bilgiye dönüştüğü yayın sürecine kadar geçirilen tüm araştırma adımlarına tanıklık ediyor.
Sergi kapsamında derlenen Çatalhöyük üzerine bugüne kadar yayımlanmış 500’den fazla makale ve kitap ANAMED Kütüphanesi’nde ilgililere yayınları inceleme imkanı sağlıyor. Çatalhöyük Araştırma Projesi tarafından yürütülen bilimsel çalışmaların anlatımında üç boyutlu modellemeyle seçili buluntuların yeniden üretilmesinin yanı sıra kazı alanlarında girilemeyen noktaların detaylarının incelendiği lazer tarama görüntüleri ilk kez sergileniyor.

*Sergi metinleri kaynak olarak kullanılmıştır.