ressam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ressam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Şubat 2022 Cuma

PETER VİLHELM IISTED "İÇERİSİ"

                              
                   "İnterior" , 1896, 70.5x 75 cm, Tuval üzerine yağlıboya, d'Orsay Müzesi, Paris

Seyrekçe konumlandırılmış eşyalar pencereden süzülen yoğun güneş ışığıyla hafifçe aydınlatılmıştır.  Bağırmayan  renklerle odanın sadeliği güçlendirmiştir. Az eşya ve sadelik kompozisyona katkıda bulunmuştur. Kız vitrine sakince testi koyup işlerine devam edecektir. Bu huzur dolu dinginliği  iddialı hiçbir unsur bozmaz. 

Hafif ışıklarla aydınlanan iç mekanların resmedilmesine odaklanan Peter Vilhelm ,"Kopenhag İç Mekanlar Ekolü"ndendir ve yapıtlarında kadın figürü genelde önemli rol oynar. 

1861-19933 yıllarında Danimarka'da yaşamış ressamların önemli isimlerindendir.  Yapıtları Kopenhag'daki yaşam ifade eder.  Sessizlik, düzen, huzur resimlerinin temel konularındandır:


13 Ocak 2022 Perşembe

CARAVAGGİO "NARCİSSUS"

                                             110 x 92 cm,  Roma Ulusal Antik Sanatlar Müzesi

                        Caravaggio‘nun 1597’de başlayıp iki senede bitirdiği eseri “Narcissus“,


Narkissos, Yunan mitolojisinde suya yansıyan suretine âşık olup, aşkından ölerek nergise dönüşen bir gencin öyküsüdür

Liriope, nehir kıyılarında yetişen çiçeksiz çiçeğin adıdır ve  Roma mitine göre güzel bir su perisi olan Liriope'nin adından gelir. Güzel Liripoe, rüzgar tanrısı Cephisus‘a aşık olur ve aşkı karşılık bulur. Çift, birlikte olunca Liripoe hamile kalır ve Narcissus doğar. Küçük oğlanın kaderi, annesini endişelendirir ve tek oğlunun geleceğini öğrenmek için kör bir kahine gider. Kahin, Narcissus’un kendisini görmediği takdirde yaşamını sürdürebileceğini söyler.  Bunun ne anlama geldiği, ancak Narcissus kendini nehirde gördüğünde  anlaşılacaktır.

Kendini nehirde gördüğünde gördüğü güzelliğe hayran olan Narcissus‘un yavaş yavaş hareketsiz kalan bedeni, Nergis Çiçeği'ne dönüşür.

Narkissos’un Rönesans’tan sonraki dönemlerde görsel sanatlara daha farklı şekillerde yansımıştır. Caravaggio, Poussin, Moreau, Waterhouse, Turner, Dalí, Kusama gibi birçok sanatçı tarafından ele alınmış ve farklı şekillerde tasvir edilmiştir.

 Caravaggio'nun eserinde Narcissus‘un su birikintisinde yansıyan görüntüsüne hayranlıkla baktığını görürüz. İki eliyle destek alarak sudaki yansımaya bakan bu açık kahverengi başlı genç çocuk, 17 – 20 yaş erkek figürlerinin ideal görüntüsüdür.ve ünlü Romalı şair Ovidius tarafından anlatılan bir mitin bir yansımasıdır. Mit o zamana dek hiç bu şekilde ele alınıp tasvir edilmemiştir. Çünkü Caravaggio, tuval yüzeyini dolduracak şekilde görüntüsünü yansıtır. Resimde Narcissus, suya yansıyan sureti ile bir daire oluşturacak şekilde iki figürün birbiriyle kucaklaşarak bütünleşen şeklinde tasvir edilmiştir. Hafif yana eğilmiş bir şekilde sudaki suretine bakarken iki kolu üzerine yaslanmış duruşuyla hüzünlü ve melankolik hava yaratır.

 Figür tablo içerisinde o kadar baskındır ki daha önce gördüğümüz örneklerinde ve mitin geçtiği düşünülen doğa ile ilgili herhangi bir mekân betimlenmemiştir.

19 Eylül 2020 Cumartesi

Auguste Renoir- Kırda Dans





 

Renoir’ın birçok dans resmi vardır. 1883 tarihli Kırda Dans’ın havası oldukça farklıdır, kavalye diğer dans resimlerindekilerle aynıdır, fakat bu kez havası daha rahat resmedilmiştir, güler yüzlü ve doğal dam  ise Aline Charigot’un (kendi eşi) yüzüne sahiptir.

Güneşli bir gün, mutlu bir kadın yakışıklı bir adam bir bahçede dans ediyor. Yerde adamın düşmüş şapkasını görüyoruz. Elinde yelpazesi olan kadın, adamın kulağını fısıldadığı şeylere gülümsüyor. 

Usta sanatçı resimde bizimde müziğin sesini ve o atmosferi hissetmemizi sağlıyor. 

5 Nisan 2020 Pazar

Mustafa Delioğlu ile Röportaj


Türkiye’nin figüratif ressamlarından, her çalışmasında yeni teknik ve tavır geliştiren  ressam- illüstratör Mustafa Delioğlu’ile  “Eskiden-Yeniden” resim sergisi  ve çalışmaları üzerine mürekkephaber için  konuştuk.

                                                       


-“Eskiden – Yeniden” resim serginiz Kadıköy Belediyesi Caddebostan Kültür Merkezi Sanat Galerisi’nde 26 Ocak’a kadar devam ediyor. Sanatseverleri neler bekliyor sergide?

Sergide 15- 20 yıllık çalışmalarım, işlerim var. Hatta 2020’de son fırça darbesini vurduğum işimde var. Toplamda burada 65 adet resim sergileyebildik. Sanatseverler, izleyiciler benim yirmi yıllık çalışmalarımın bir kısmını toplu halde bu sergide görebilirler.

 Benim çalışmalarımı dışavurumcu eserler. Her zaman samimi olmaya ve bunu tuvalime yansıtmaya çalıştım. Kitaplardan, resimlerden öğrenerek, iç güdülerimle, çok çalışarak, kendimi tekrar etmeyerek resim yaptım. Sanatseverlerde bu sergide çabamı, samimiyetimi, sevgimi göreceklerdir diye düşünüyorum.

-Resim yapmaya nasıl başlıyorsunuz?  Ön hazırlık yapıyor musunuz?

Eskiz yapmıyorum. Tuvalim hazır duruyor. Benim bir işimde çocuk kitapları resimlemek. 2.000’den çocuk kitabı resimlemişimdir. Planlamıyorum resim yaparken. O anda tuvalin karşısında çıkıyor her şey. Başlıyorum, resim beni nereye götürürse oraya kadar gidiyorum.  Resim bitince de o serüven bitiyor. O bitti anını yakalamak irade gücü istiyor. O anı kaçırdığınızda resim de bozuluyor. O anı iyi yakalamak, o anı tespit etmeye dikkat etmek gerekiyor.

Resim yapmayı şöyle de düşünebiliriz. İçinizden resim yapma isteği geliyor ve resim yapıyorsunuz ve işte o zaman iyi resim ortaya çıkıyor. İstekle yapmak önemli.

-Resim yapmaya nasıl başladınız?

Ben okullu değilim. Çocukken kitaplarda gördüğüm resimleri yapardım. Onlar kadar iyi yapamadığım içinde çok üzülürdüm. Erzincan Paşağı Köyü’nde doğdum, 14 yaşında da İstanbul’a göç ettik Feneryolu’na. Eskiden köyden gelenler burada kasap- bakkal ve kömürcü çırağı olarak çalışırmış. Abilerimde öyle yapmış, ben de öyle yaptım ve abimin kasap dükkanında çırak olarak işe başladım. Ama bu arada resim yapmaya da devam ediyorum.  Bunlar olurken en çok yaptığım şey de okumaktı. Elime o zamanın şartlarında ne geçse okuyordum. Kitap okumak demek ufkumum açılması demek. 16- 17 yaşlarında ben bu işleri yapmayacağım dedim. O kasap dükkanına sığmıyorum. Gravürleri kopya ediyordum, onları camcının vitrinine koyuyordum.  Resimle ilgili sadece ilkokulda öğretmenimden öğrendiklerim vardı.  Ben devamlı okuyordum  ve bakıyordum. Tabi o zamanlar resimle ilgili fazla kitapta yoktu. Kasap dükkanında çalışırken de devamlı resim yaptım, hiç bırakmadım. 68’de ilk resim sergimi açtım Beyoğlu Şehir Galerisi’nde. Olgun resimler değil, tabi ama çabalıyorum resim yapmaya.

Bu arada para kazanmamda gerekiyor. Reklam ajansına girdim, tabela yaptım, filmlere fon yaptım. O dönemlerde film Bağdat’ta geçiyorsa panoramik Bağdat resmi yaptım film için. Geçinmem için para kazanıyorum, resim yapmaya da devam ediyorum  ve ressamlar tanıyorum, arkadaşlar ediniyorum. Ben mutlaka kitap okunması gerektiğini düşünüyorum. Eğer sanatçı iseniz daha çok okumanız gerekiyor. Beni buralara getiren kitap okuma tutkumdur.

-Çocuk kitaplarını resimleme dönemi nasıl gelişti?

Reklam şirketinde çalışıyorum. Cağaloğlu benim için çok önemli bir yer.  Taksitle kitap alabiliyorum, daha çok kitaba ulaşma ve alma şansım var. O dönemde en büyük isteklerimden biri kitap kapağı yapabilmek. Kitap dükkânı olan bir arkadaşım yayınevleri ile çalışıyor. Benim bu isteğimden bahsedince teklif geliyor. O dönem bu işi yapan çok kimse yoktu. Ustalarımız var tabi. Sait Maden, Ayhan Erel.

Ostrovski’in “Fırtına Çocukları” kitabı için yaptığın kitap kapağı tasarımım o dönem çok ilgi gördü 1970’lerin başında sonra da diğer siparişler gelmeye başladı. 1973’de de Erdal Öz’ün isteğiyle Truman Capote’nin “Para Dolu Damacana” adlı kitabının kapak tasarımını ve resimlerini yaptım ve böylece çocuk kitapları resimleme dönemi başladı benim için.

Sonrasında Cağaloğlu’na atölye açtım. Grafik işler de yapıyordum ama amacım, resim ve illüstratör olarak çalışmak ve onlardan para kazanmaktı.

-Çocuk kitapları resimlerken nasıl çalışıyorsunuz?

Elinizde bir metin var, onu ince ince okurum. O metni resimleyerek görsel hale getirirken her şeyin en iyisi olması için çabalıyorum. Yoğun boya kullanıyorum, desen tadını muhafaza etmeye çalışıyorum. Çocuklara elimden geldiğinde en iyisini sunmaya gayret ediyorum.  Çocuk kitapla beraber içinde görselle karşılaşıyor. İnsan bakarak algılar. İyi şeylerle karşılaşınca beğenisi de böylece gelişiyor. İnsan beğenisinin gelişmesi çok önemli ben öyle düşünüyorum.
                                                   

-Kitap kapağı yaptığınız dönemlerde yapmak isteğiniz kitap kapağı oldu mu?

Şöyle cevaplayabilirim. O dönemde aslında sevdiğim bütün yazarlara kitap kapağı yaptım. Maksim  Gorki, Jack London, Ernest Hemingway, Jack Steinbeck’in kitaplarına kapak yaptım.  Çağdaşlardan Paul Auster’in kitap kapaklarını çalıştım. Artık günümüzde kitap kapakları tasarımı farklı ilerlediğinden ben daha  çok çocuk kitapları resimliyorum. Yaşar Kemal’in kitap kapaklarını yaptım. Yusuf Atılgan’ın çocuk kitabı “Ekmek Elden Süt Memeden”i resimledim. Son olarak Azizi Nesin’in bütün kitaplarının kapaklarını yaptım.  Bir dönem “Kumbara Dergisi”nde resimli romanlar vardı. Bekir Yıldız, Tarık Buğra, Halikarnas Balıkçısı’nın resimli romanlarını yaptım dergiye.

Son olarak şöyle diyebilirim iyi resim yapan bütün ressamları, iyi yazan bütün yazarları çok seviyorum ve onlarla çalışmak çok güzeldi-güzel.


11 Kasım 2017 Cumartesi

Peter Doig


                                                       




Eserlerinde realistik çizimleriyle fantastik ögeleri bir arada kullanan yaşayan en ünlü ressamlardan Peter Doig, 1959 senesinde Edinburg’da dünyaya gelir. Gemicilik şirketinde muhabesi olarak çalışan babasının işi nedeniyle aile yaşadıkları yerde üç seneden uzun zaman geçiremeden taşınmak zorunda kalır. Doig 17 yaşında çalışmaya karar  verir ve evden ayrılır.
Kanada bozkırlarında petrol kuyuları açmaya gider. Bozkırın uçsuz bucaksızlığı, ona kendisini kırılgan hissettirmektedir. Geceleri resim yapar. Bu işe devam ederse birçok arkadaşının başına geldiği gibi ellerinin sakatlanacağını düşünerek kuyularda çalışmaktan vazgeçer.
19 yaşında Central Saint Martins’de eğitim almak için Londra’ya taşınır. Etrafı deneysel filmler çeken yönetmenler, koreograflar, dansçılarla doludur. Sürekli resim yapar, aynı zamanda arkadaşı yönetmen Derek Jarman’ın deneysel bir filminde rol alır. Aynı dönemde İngiliz ulusal Opersı’nda kostümler ve setler üzerinde çalışmaya başlar.
1989’da Chelsa College of Art and Desing’da yüksek lisans çalışmalarına başlar. O dönemde Londra’da birçok galeri açılmaktadır. Turner ödüllü sanatçı Chris Ofili ile arkadaş olurlar. Sürekli denemeler yaparak boyanın neler yapabileceğini bu dönmede keşfeder, eserlerinde hikâyenin hepsini anlatmak yerine yerine seyirciyi hikâyeye dahil etmek ister. Mezun olunca Kanada’ya döner ve film endüstrisinde çalışmaya başlar.
80’lerin unutulmaz, çağımızın kült korku filmlerinden “Friday The 13th” (13. Cuma) nın bir sahnesinden çok etkilenir. Gölün üzerindeki bir kanonun içindeki kız ile beraber sürüklenme görüntüsü onu resmen çarpmıştır. Sanat hayatının önemli noktalarından bir tanesi o film karesinde gizlidir. Görüntü ona Munch’u hatırlatır. Filmi yavaşlatır, görüntünün bir fotoğrafını çeker. Daha sonra bu filmden esinlenen brçok esere imza atar. Bunlardan bir tanesi; 1990 tarihli “Swamped” dir. Swamped, yakından incelendiğinde kano ve etrafındaki ağaçların göl üzerindeki yansımalarının, manzaranın kendisinden farklı olduğu fark edilir.  Gölün üzerindeki yansımalar başka bir dünyaya ait gibidirler. Doig, eserlerinde sıklıkla yansımalarla oynar ve onlar hakkında şöyle der: “Aynalama önümde yeni bir dünya açtı. Tanınabilir bir gerçeklik olmaktan çok daha büyülü bir şeye dönüştü.”
1993 senesinde, donmuş bir göl üzerinde duran, adım atıp atmayacağına karar vermeye çalışan genç bir adamı tasvir ettiği resmi “Blotter” ile 1957’den beri her iki senede bir verilen John Moores Resim Ödülü’nü alır. Resimlerinde kendisine modellik yapmış olan kardeşi, üzerinde durduğu donmuş göldeki yansımasına bakmakta , adım atmakla atmamak arasında kararsız kalmış gibidir.
2006 yılında yayımlanan “Peter Doig: Works on Paper” kitabının yazarı Kadee Robbins onu stilini şöyle özetler: “Doig fotoğraflardan, film karelerinden, kartpostallardan ve albüm kapaklarından görselleri hafıza ve hayal kavramlarını irdelemek için yeniden biçimlendiriyor  ve yeniden yorumluyor. Doig’in zihninde yer alan eserleri sıklıkla yirminci yüzyıl sembolistleri ve sürrealistleri ile karşılaştırılıyor  ve romantik ruhu yeniden canlandırdığı düşünülüyor.”

                                                      

Hızlı çalışmaz, senede altı veya yedi resim yapar. Sürekli silip, kazıyıp yeniden yapar. Eserleri sürekli bir deneme yanılma yöntemi ile gelişir. “Her zaman bir şey çözmeye çalışıyorum” der.
Londra’da yaşarken Kanada ve Trinidad anılarını, yalnız figürlerin yer aldığı geniş manzaraları resmederken, Montreal’e taşınıca Londra anıları gün yüzüne çıkar. Formları ve ilham anlarını hatırlayabilmek ve kaydını tutabilmek için birçok eserinde fotoğraf kullanır. Doig ilgisini çeken herşeyi saklar. İçgüdülerini dinler ve resimlerine çok anlam yüklemeden yapar.
2000 senesinde bir sanatçı programı için arkadaşı Chris Ofili ile beraber Trinidad’a giderler. Daha sonraki üç senede yedi kere daha giderler. Çocukluğunu geçirdiği ama çok hatırlamadığı Trinidad’dan çok etkilenmiştir. 2002 senesinde eşi ve çocuklarını alıp Trinidad’a yerleşir. Artık fotoğraflardan ve hafızasından resim yapmak yerine, etrafında olan biteni çizmeye başlar.
Kuzey kıyısındaki vahşi doğa, inanılmaz manzaralar, mağaralar, garip pelikanlar onu kendisine çeker. Doig’in hayatında sinemanın rolü büyüktür. Trinidad’a yerleştikten sonra sanatçı Che Loveace ile eski bir rom fabrikasında StudioFilmClub’ı kuralar. Klübün bir duvarına dijital bir projektör, onun karşı duvarına da büyük bir ekran yerleştiriler. Her Perşembe akşamı mekanda ücretsiz olarak Peter Doig tarafından seçilen filmler gösterilir. Genellikle bağımsız filmlere ağırlık verirler. Doig her gösteri için elde afişler hazırlamaya başlar. Çizimleriyle hayat verdiği afişler başta sadece bilgilendirme amacı taşısa da zamanla sanat camiasında ilgi uyandırır. Daha sonra film programıyla beraber afişlerin sergisi düzenlenir.

                                                         

2007 senesinde dünyaca ünlü koleksiyoner Charles Saatchi’nin sahibi olduğu Doig imzalı “White Canoe” eseri, 2007 yılında yapılan bir Sotheby’s müzayedesinde Rus bir koleksiyonere 11.300.000 USD’ye satılır. Doig bir anda yaşayan en pahalı ressam olmuştur. Bir sanatçı olarak sanat piyasası ona garip gelmiştir, eserinin bu fiyata satılmasna inanamaz. Bir süre sonra eserlerine ve sanat piyasasına olan bakışını sorgular. Neden bu işi yaptığını düşünür. Asistanı bile yoktur. “Birisinin elini cebine atıp bu resmime bu kadar para vermesi, yaptığım her şeye çok aykırı göründü” der.
Doig’in eserleri üzerinde Matisse ve Picasso’nun etkisinin yanısıra, Kanadalı “Group of Seven” sanatçılarının da büyük etkisi vardır. 1920-1933 yılları arasında Kanada doğasından esinlenen resimleri ve ilk Kanada ulusal sanat hareketini başlatmasıyla ünlenmiştir. Matisse’e olan hayranlığı ise bambaşkadır. Matisse de kendisi gibi kendi yarattığı dünyada yaşar gibidir. 2. Dünya Savaşı sırasında yaşamış olmasına ve korkunç olaylara şahit olmasına ragmen bu yaşadıklarının hiçbirini eserlerine yansıtmamış, politik olmamıştır. Doig’in de yapmaya çalıştığı budur.
2016 yılında, Kanadalı eski bir cezaevi görevlisinin, Peter Doig imzalı bir resme sahip olduğunu iddia etmesinin ardından, bu işin kendisine ait olmadığını söyleyen sanatçıya karşı 5.000.000 USD’lik dava açması basında geniş yer buldu. Doig her ne kadar eserin kendisine ait olmadığını söylese de mahkemede kendisini savunmak zorunda kaır. Dava Doig lehine sonuçlanır  fakat yaşananlar büyük bir skandala yol açar.
2016’nın sonlarında Nobel Edebiyat Ödüllü şair Derek Walcott ve Peter Doig bir kitap projesine imza atarlar. Trinidad’a büyük sevgi duyan iki sanatçı; Walcott’un 50 şiiri ve Peter Doig’in 50 eserinin yer aldığı, adını Trinidad dağlarındaki bir köyden alan  “Morning, Paramin” kitabını hazırlarlar.
Peter Doig’in adı sıklıkla “büyülü gerçekçilik” akımıyla bir arada kullanılır. Büyülü gerçekçilik terimi ilk olarak 1925 yılında Alman sanat eleştirmeni Franz Roh resimdeki yeni eğilimi tanımlamak için kullanılır. Dışavurumculuğa bir tepki olarak doğan akım, çevremizdeki objektif dünyanın, gündelik objelerin sihrine vurgu yapar. Kendisine edebiyat alanında önemli bir yer bulan akımın görsel sanatlar alanındaki öncüleri arasında Gustav Klimt, Edward Hopper, Frida Kahlo gibi isimler vardır.



20 Ekim 2017 Cuma

Balkan Naci İslimyeli "Hatırla"


Modern sanatın öncü ve önemli isimlerinden Balkan Naci İslimyeli 45. sanat yılını Mimar Sinan Güzel Üniversitesi Tophane-i Amire Kültür Sanat Merkezi’nin Beş Kubbe ve Tek Kubbe salonlarında aynı anda açılan, “Hatırla” sergisiyle kutluyor.
İslimyeli’nin,  her şeyin hızla tüketildiği günümüzde, yaşananları unutmamak ve hafızada canlı tutmak için “Hatırla” adını verdiği  sergide; sanatçının son 30 yılından seçkilerle birlikte son 15 yıldır ürettiği ancak hiç sergilenmemiş tuval, fotoğraf, video, enstelasyon, tasarım ve heykel alanındaki eserleri yer alıyor.
Küratörlüğünü Erkan Doğanay’ın yaptığı “Hatırla” sergisi İslimyeli’nin sanatsal serüveninin ikinci yarısı olarak adlandırılabilecek bir dönemi kapsıyor. Sergideki  işlerin çoğu sanatçının özel koleksiyonu için sakladığı, kendi dönemlerinin sayılı örneklerinden oluşuyor.  Tüm işleri gibi son dönemdeki  yapıtlarıda insan ve bellek merkezli olan sanatçının “Hatırla” sergisinde kronolojik bir sıralama bulunmazken, sergi tematik bölümlere ( yazı, saatler, adımlar,kara tahta,ayna,yüzler,giysiler, suçlar) ayrılıyor. Böylece tüm dönemlerdeki farklılıkların ve ortak noktaların birlikte, net bir şekilde görülmesini hedefleyen İslimyeli’nin şiirleri ve metinleri ise, hem yapıtların içine hem de mekanın bütününe yayılıyor.  
Sanatçı, hatırlamanın en yapıcı insani değer olduğunu belirtiyor. “Sanat, belleğin en yüceltilmiş halidir ve ancak hatırlayanlarla unutmayanlar gelecek hayalleri üretebilirler. Özetle, yaşadığımız  günü doğru kavramak,  önceki yaşananları hatırlamakla mümkün”diyen sanatçı insanlık tarihinin bir parçası olmanın, ancak hatırlamakla mümkün olabileceğini  dile getiriyor.
İslimyeli’nin sanat serüveni bir öykü, masal ya da roman anlatıcısının yolculuğunu andırır. Bir durakta soluklanır  ve  aklındakini, imgelemindekini  paylaşır izleyiciyle. İzleyicide oluşan izler, yaşam ve ölümü derinlemesine sorgulayan sanatçının belleğinden, duygularından mutlaka payını alır. İzleyicinin yapıtın derininde yer alan anlam evrenine katılımı, yolcunun serüvenine katılımından başka bir şey değildir. Bir yolda buluşur izleyiciyle ressam.


Prof. Balkan Naci İslimyeli sanat hayatının başından bu yana yaratım alanının  yerleşik değerini sorgulayarak kendine yeni yollar açmış bir sanatçıdır.  Her yolculuk bir arayışın serüvenidir. Arayış bittiğinde yol da biter. Balkan Naci İslimyeli’nin sanat yaşamına baktığımızda  birbirini izleyen yollar uzun bir yolculuğun  aşamalarını oluşturmaktadır. 
Bellek, zaman, kimlik ve kültür sorgulamaları İslimyeli’nin tüm sergilerinde  değişik malzemelerle yeni ifadeler kazanır. Sanatına incelikle yerleştirilmiş bir mizahtan söz edilebilir.  Bu, her dönemdeki yapıtlarında sezilen melankoliyi yumuşatan bir ironi biçimindedir.
Balkan Naci İslimyeli, sanatı, hocalığı ve duruşu ile kendinden sonraki kuşakları kuvvetle etkileyen bir sanatçıdır.
Unutkanlıklarla sakatlanmış bir toplumun belleğini, kendi tarihinden bir  derlemeyle yenileme isteğinden doğan “Hatırla” sergisi 27 Ekim 2017 tarihine kadar devam ediyor.


6 Ekim 2017 Cuma

David Hockney


                         
   


Pop Art akımına önemli katkılarda bulunan, fakat herhangi bir akıma dahil olmayan, her zaman hakkını arayan, soyut sanatın popüler olduğu bir dönemde figüratif resmin farklı yönlerini keşfeden, kendisinden resim yapması beklendİğinde fotoğraf makinası, faks ve ipad ile üretmeye odaklanan, eserleri zaman zaman cinselliği, aşkı işleyen kişisel ve soyut eserlerden, günümüzde onun tanınmasını sağlayan natüralist ve gerçekçi eserlere uzanan, kurduğu yakın ilişkilerden dolayı sanat dünyasının playboyu olarak görülen David Hockney  20. yüzyılın en etkili sanatçıları arasında kabul ediliyor. 
İngiltere’nin harika çocuğu olarak anılan ilginç giyim ve yaşam tarzıyla ilgi toplayan, 1960’larda İngiltere’nin kültürel ve sanatsal ortamını biçimlendiren Hockney; ressam, baskı sanatçısı, fotoğrafçı ve sahne tasarımcısıdır.
1937 senesinde Kuzey İngiltere’nin endüstriyel şehirlerinden Bradford’ta doğar ve küçük yaşlardan itibaren sanatçı olmak ister. Sanat eğitimini 1953-57 arasında Bradford Sanat Yüksekokulu’nda, 1959-62 arasında da Kraliyet Sanat Okulu’nda yapan Hockney, 1962’de de Maidstone Sanat Okulu’nda,1963’ten sonra da ABD’nin çeşitli okullarında dersler vermiştir.  Çok ciddiye aldığı sanatını ilerletmek için sürekli çalışır. Okuldan mezun olurken, grafitiye benzer görseller ve Walt Whitman şiirlerinden pasajları birleştirdiği yenilikçi çalışmalarıyla, nadiren verilen, Royal College of Art altın madalyasını kazanır. Madalyasını alacağı törende üzerinde altın lame bir ceket vardır.
La Boheme operasını seyrettikten sonra müzikal tiyatroya büyük ilgi duymaya başlar. Bu durum ondaki sinestezi rahatsızlığına atfedilir. Sinestezi yani birleşik duyu hastası olan Hockney’in tüm sinestezik kişilerde olduğu gibi, bir duyusu uyarıldığında otomatikman bir başka duyusu da tetikleniyor. Örneğin, müzikal uyarıcılar onun renkler görmesine yol açıyor. Sintezi duyular arasındaki sınırları bulanıklaştırıp Hockney’in müziği bir renk tayfı olarak görmesine neden olur.
Royal Collage of Art’da öğrenciyken Amerika  seyahatine çıkar ve Amerikan kültürünün özgürlükçü yapısından çok etkilenir. Bir reklamda gördüğü “Sarışınlar daha çok eğlenir” sloganı hoşuna gider, gidip saçlarını platin sarısına boyar. Efsanevi yuvarlak çerçeveli gözlüklerini takar, çılgın kıyafetler giyer. Yeni imajı ve aldığı ilhamla Londra’ya döner.
Galerici John Kasmin’le tanışır.  Hockney’e inancı tam olan Kasmin komisyon almadan eserlerini satar. Bu arada Hockney mezun olup Notting Hill’de bir ev kiralar. Sürekli çalışan sanatçı yatağının üzerine “Kalk ve hemen çalışmaya başla” yazmıştır.
1960 senesindeki Tate’de açılan Picasso’nun en kapsamlı retrospektifine gider. Picasso’nun kullandığı malzeme, teknikler ve çeşitlilik aklını başından alır. Sergiyi sekiz kez ziyaret eder. Sanatçının tek bir stile takılıp kalmaması ve sürekli kendisini geliştirmesi gerektiğini anlar. 1973’te Picasso vefat edince, anısına 20 gravürden oluşan Öğrenci- Picasso’ya Saygı serisi üzerinde çalışır.
1963 senesinde Kasmin kendi galerisini açar ve Hockney’in ilk solo sergisini gerçekleştirirler. “İçinde İnsan Olan Resimler” sergisindeki tüm eserler satılır ve Hockney bir anda basının ilgi odağı olur. Sergiden kazandığı parayla yine Amerika’ya ama bu sefer çocukken gördüğü Laurel ve Hardy filmlerindeki güçlü ışık ve uzun gölgeleri  gördüğünde “ben orada yaşamak istiyorum” dediği Los Angeles’a gider. Bradford’taki havanın tam tersi  güneşli ve sıcak  Los Angeles’ın sadece havasından değil mimarisi ve plajlarından da etkilenir ve orada yaşamaya karar verir. Kimsenin daha önce bu güzel şehri  resmetmediğini düşünür. Keyfine düşkün güneşli şehrin ruhunu eserlerinde yansıtır. Bu dönemde yağlıboyadan akriliğe geçer. Geometrik formlar ve renk yelpazesini bu noktada değiştiren sanatçının  “A Bigger Splash” isimli resmi aynı zamanda Hockney’in tarzını belirleyen işi olmuştur. Sanatın kendi dili ve anlamı onu her zaman meşgul etmiş, resimlerine verdiği şaşırtıcı adlarla onlara yeni boyutlar kazandırmıştır. Saydam ve yansıtıcı yüzeylere ilgi duymuş ve bu dönemde yüzme havuzları serisi yapmaya başlamıştır.
                                                      
Bir gün arkadaşı Polaroid fotoğraflarını onun evinde unutur. Hockney fotoğrafları görünce onlarla oynamaya başlar ve onları daha büyük bir resim elde edecek şekilde birbirine yapıştırır. 30 Polaroid’den oluşan bir kolaj yapar. Bu kolaj Hockney’in fotoğraf kullanarak yapacağı deneylerin habercisi olur. Farklı açılardan  çekmiş olduğu fotoğrafları birleştirdiği kolajlarında kübist bir etkiyle belgeleme yapmış olması onu çok heyecanlandırır. Bir süre resim yapmayı bırakıp tamamen foto- kolaja yönelir. En ünlü foto- kolajları arasında gösterilen Pearlblossom Otoyolu, sekiz gün boyunca 35mm kamerayla farklı noktalardan çektiği yüzlerce fotoğraftan oluşur
1999’da İngres’in sergisini gezerken sergideki eserlerle Andy Warhol’un fotoğraftan yansıtarak çizdiği resimler arasında bir benzerlik olduğu dikkatini çeker. Bu konu kafasını kurcalar ve Fizikçi Charles M.Falco ile beraber çalışarak; Batı Sanatında gerçekliğin gelişiminde camera obscura, camera lucida ve dışbükey aynaların önemli bir rol oynadıklarını ve Rönesans’tan beri kullanıldıklarını görürler. 2001’de “Gizli Bilgi: Usta ressamların kaybolan tekniklerini yeniden keşfetmek “ kitabını yazar. Kitapta detaylı araştırmaları sonucunda elde ettiği bilgiler ışığında Caravaggio, Valazquez, da Vinci gibi ressamların başyapıtlarını inceler, optik lens kullandıkları sonucuna varır.   
Fotoğrafın yanı sıra video, renkli fotokopi, ve “sağırlar için telefon” dediği faksla çalışır. Sıra bilgisayara geldiğinde ilk çizimini 1990 senesinde Apple Macintosh programı kullanarak yapar, lazer yazıcısından baskısını alır.  Bu arada dijital kamerasıyla, evine gelen herkesin fotoğraflarını çeker ve “Evim” adlı sergiye imza atar.
                                   
2007 senesinde iPhone ile tanışır. Telefonuna indirdiği Brushes aplikasyonu Hockney’i çok heyecanlandırır. “Kim telefonun resmi geri getireceğini düşünürdü ki?” der. Sürekli iPhone’unda çizim yapar, çiçekler çizip arkadaşlarına yollar. Telefonu yatağının başucunda durur, sabah gün ışımaya başlayınca penceresinden manzarayı çizmeye koyulur.Her anı yakalamak ister. “Bu mükemmel drama karşısında Turner uyur muydu? der, tabii ki hayır! Benim işimi yapan birisi bunun karşısında uyuyorsa aptal demektir.”  Ipad siyasaya sürüldüğünde vakit kaybetmeden iPad kullanmaya başlar. Dijital eserlerini sergilediğinde  eleştirmenlerin bazıları eserleri yavan ve cansız bulurken, bir kısmı da tam tersi gelecekçi ve enerjik bulmuşlardır.  Son zamanlarda çok parçalardan oluşan büyük ölçekli eserler veren Hockney, 2008’de en büyük tablosu olan 4,5 metreye 12 metre genişliğindeki “Bigger Tress Near Water’a imza attı.
Kısa bir süreliğine doğduğu şehre geri döner ama bu süre yaklaşık  9 sene sürer ve bu sürede İngiltere’deki yavaş ve sakin hayatın izlerini taşıyan eserler yapar. Daha sonraki dönemde kalp krizi geçirir, morali bozuktur. Asistanlarından bir tanesi atölyesinde ölü bulunmuştur. Bir süre resim  yapmaz ve Los Angeles’e döner. Ailesi ve yakın çevresini konu aldığı portre serisine başlar. Kullandığı tuvaller hep aynı ebattadır ve tüm modelleri mavi bir zemin önünde duran aynı sandalyede otururlar. Her portre için kendisine üç günlük zaman tanır. 2013-2016 yılları arasında toplam 82 portre yapar. Son derece kişisel bir bağ yarattığı eserlerinde, yakın çevresindeki insanların portrelerini yaparak bir yerde kendi portresini yapmaktadır. Natürmortların çıkış sebebi de; modellerinden biri gelmeyince, modeli çizmek için hazırlık yapmış olan sanatçının modeli yerine bir natürmort çizmesidir.
Yeteneğinin yanı sıra renkli kişiğiyle de tanınan ve kendisine has bir giyim tarzı olan ressamın popüler kültürde de etkin bir rolü vardır. Giyim stili ve tarzı onu moda ikonu seviyesine yükseltmiştir. 2011’de İngiliz GQ dergisi onu İngiltere’deki En Stil Sahibi 50 Erkek arasında gösterirken, 2013’te The Guardian gazetesi onu 50 Yaş Üzerindeki En İyi Giyinen Erkek arasında seçer. Burberry 2005 İlkbahar/Yaz erkek koleksiyonuna, Preen 2014 Resort koleksiyonuna, John Galliano 2012 İlkbahar/ Yaz koleksiyonuna ilham vermiş, Ralp Lauren, Vivienne Westwood ve Brioni koleksiyonlarında ona ithafen ürünler tasarlamışlardır.
2012 senesinde, yaklaşık 124 milyon Dolar değerindeki eserlerini kurduğu vakıf yoluyla Los Angeles County Museum ve Tate gibi galerilere bağışlayan sanatçı, 2015 senesinde Londra Royal College of Art okulunda öğrenci bursu verir. İngiltere’nin en hayırsever isimlerinin başında yer alır.
Atölyesini ziyaret edenlerden duyulduğu kadarıyla, önünde klasik İngiliz çayı ve yemekleri  eksik olmayan Hockney Kensington’da çalışmalarına devam ediyor. Atölyesinin duvarları tabletinde yaptığı çeşitli ruh hallerini yansıtan kendi portreleriyle dolu olan Hockney,klasik yöntemlerden şaşmadığı halde çağdaş ve modern işler çıkarmış bir sanatçıdır.


3 Ekim 2017 Salı

Rothko


Mark Rothko 1903 yılında Markus Yakovlevich Rotkovich adıyla Rusya’da(Letonya)  dünyaya gelir. 10 yaşındayken Rusya’dan Amerika’ya göç ederler. Mark müziğe ve Yunan tragedyalarına ilgi duyan bir gençtir. Liseyi bitirince Yale Üniversitesi’nden burs kazanıp psikoloji dalında eğitim almak için yola çıkar. İkinci senesinde okulu bırakır ve New York’a taşınır. Mezun olmadığı Yale Üniversitesi tam 46 sene sonra  ona fahri doktora unvanı verir. Tiyatro sevgisi sanatı algılama biçimini etkilemiştir. Ona göre resimleri “drama” ve resmin içindeki formlar da “oyuncu” idi.
New York’ta bir arkadaşını sanat okulundaki stüdyo dersinde ziyaret eder. Stüdyo dersinde nü modelin resmini yapan öğrencileri görünce kendini ortama ait hisseden Marcus, kendisi için doğru hayatın resimden geçtiğine karar verir ve Art  Students League’e yazılır. Ressam George Bridgman’dan yapısal anatomi, Amerika’nın ilk kübist ressamlarından Max Weber’den resim dersi alır. Resmin sadece renk ve formdan ibaret olmayan daha derin ve ruhani birşey olduğu düşüncesini taşıyan Max Weber, Marcus’un ufkunu genişletir. Okuluna devam ederken bir avukatın yanında çalışan Marcus,kendisini Mozart, Schubert, Beethoven, Shakespeare, Nietzsche ve Kierkegaart ile beslemektedir.
Eserlerinde güçlü bir etki yaratmak isteyen Rothko,”Tüm resimlerim için tek arzum var, o da kuvvetlerinin hemen ve açıkça hissedilmeleridir” der. Her zaman kendisi için yapılan yorumlarda bahsedilen sakinlik ve huzur onun aklından bile geçmez. “Resimlerimin sessiz ve dingin olduğunu düşününlere,” der,”onların zemininin her bir karesine en mutlak şiddeti hapsetim.”
                                                 
Rothko deyince aklımıza her ne kadar geniş renk yüzeyleri, dev  dikdörtgenler ve kocaman tuvaller gelse de, sanatçının ilk çalışmaları kent manzaraları, nü ve peyzajlardan oluşur. Resim kariyeri boyunca dört ayrı dönemden geçmiştir. 1943-46 coşkulu formlar ve geçirgen sınırları denediği yıllar, 1947-49 renklerle kurulan bir yüzeyde bir iki nesnenin öne çıktığı kompozisyonlar, 1950 lirik boya kullanımının öne çıktığı dönem ve 1960’larda monokrom boya kullanışı ile elde ettiği ifadeler.  Büyük tuvaller kullanır, burada amacı etkileyici ve gösterişli olmak değil, seyircisini sarmalayan bir etki bırakmaktır. Küçük ebatlı resimlerin seyircisini deneyimin dışında bıraktığını düşünür.
Erken dönemlerinde canlı renklere öncelik veren ve çok az siyah kullanan Rothko, ilerleyen yıllarda daha çok siyah kullanmaya başlar. Eserlerine nadiren tarih eklemiştir. Eserlerinde stil ve tema kronolojisi yapmak  zordur. 1940 senesinde resim yapmaz ve Sanatçının Gerçekliği: Sanat Felsefesi başlıklı kitabı yazmaya başlar. Kitapta modern sanat dünyası, sanat tarihi, güzellik kavramı, toplumda sanatçı olmanın zorlukları gibi konuları ele alır. Kitabı yazarken güçlü bir resim yapma arzusuyla kitabı tamamlayamadan resme döner. Yıllar sonra ortaya çıkan kitap oğlu Christopher Rothko editörlüğünde 2005 yılında basılır.
1952 senesinde Museum of Modern Art tarafından hazırlanan Fifteen Americans sergisinde  Jackson Pallock ile yer alır. Sergide sanatçılar ayrı ayrı sergilenir ve eserlerinin yanına kendi bildirilerini asarlar. Rothko’nun bildirisinde; “bir ressamın zaman içinde bir noktadan başka bir noktaya giderken ilerlemesi netliğe doğru olacaktır: ressam ve fikir, fikir ve seyirci arasındaki tüm engellerin kaldırılması...bu netliği elde etmek kaçınılmaz olarak anlaşılmayı gerektirecektir” yazar.
Sanat camiasında artık tanınan bir sanatçı olan Rothko’ya New York Seagram Binası’nda açılması planlanan  şık bir lokanta olan Four Seasons için resimler ısmarlanır. Zenginliğe ve gösterişe her zaman mesafeli durmuş olan Rothko’nun projeyi kabul etmesi enteresandır. Bir gazeteci arkadaşına projeyi kabul etme sebebini şöyle açıklar: “Resimlerimle bu odada yemek yiyen değersiz insanları, tüm kapı ve pencereleri tuğlayla örülmüş bir odada mahsur kalmış gibi hissettirmeyi ve iştahlarını kaçırmayı ümit ediyorum.” Lokanta açılır, eserler henüz hazır değildir. Rothko eşini alıp oraya yemeğe gider. Atmosferin aşırı süslü, snob olması ve yemeklerin fahiş fiyatları onu çok rahatsız eder. Bu kitleye hitap edemeyeceğini söyler ve kendisine yapılan $35.000 ödemeyi iade eder. 60’ların sonunda bu resimlerinden 9 tanesini Tate Modern’a hediye eder. Tek talebi resimleri için sabit ve özel bir oda olur.  
                                                   
Rothko’nun Four Seasons resimleri üzerinde çalıştığı dönemi ve bu süreçte kendisine yardım eden hırslı asistanıyla arasında geçenleri konu alan tiyatro oyunu “Red”, 2009’da sahnelenmiştir. John Logan tarafından yazılıp Michael Grandage tarafından yönetilen oyunda Rothko’yu Alfred Molina, asistanı Ken’i de Eddie Redmayne canlandırır. Müthiş kadrosuyla Amerika ve İngiltere’de sahnelenen tiyatro oyunu, 2010 Tony Ödüllerinde aralarında En İyi Oyun ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödüllerinin de olduğu toplam altı ödül kazanır. “Kırmızı” adıyla türkçeye Eser Eserol tarafından çevrilen oyun, 2011-2012 sezonunda Devlet Tiyatrolarında sahnelenmişti. Sanat Kurumu Ödülleri’nde En İyi Erkek Oyuncu ( Nihat İleri) ve En İyi Çeviri (Eray Eserol) alanında ödül kazanmıştı.
Resimlerin algısı konusunda titiz davranan ve mimari öğeler yoluyla doğru algıyı oluşturmak için eserlerine hangi mesafeden bakılması gerektiği konusunda titiz davranan sanatçı, genellkle eserlerine ideal bakma mesafesini 45 cm olarak belirlemiştir.
Dominique Menil, Houstan’da inşa ettireceği yeni bir şapel için Rothko’ya eser ısmarlar. Tüm dinlere açık olan  ve hiçbir dine ait olmayan   şapel projesi sanatçıyı çok heyecanlandırır. Kendi buluşu olan sekizgen biçiminde inşa edimiş olan şapelin orta bölümü gün ışığı ile aydınlanmak üzere tasarlanır. 14 resim yapar ve sanatçı yapıtlarını buraya aynı biçimine sadık kalarak yerleştirir.  Çalışmalara devam ederken aort  anevrizması teşhisi konur. Oysa hayatının en verimli dönemlerini geçirmektedir.  Son eserleri, başka bir boyuttan gelmiş, başka bir  gerçekliği görmüş ve onu resmetmiş gibidir. Erken dönemde kullandığı ışıldayan renkler yerini artık sessiz tonlara bırakmıştır. Derin bir depresyona giren Rothko 25 Şubat 1970 günü, 67 yaşında hayatına son verir. Aynı gün Tate Modern’e hediye ettiği 9 resim müzeye ulaşmıştır. 27 Şubat 1971’de Houston’da görkemli bir törenle açılışı gerçekleştirilen Rothko Şapel, Mark Rothko’nun kariyerinde zirve noktasıdır. Bir enstitü olarak Rothko Şapeli bugün hem müze hem toplantı hemde gösteri amaçlı programlar için kullanılmakta. Şapel ayrıca pek çok  faklı dinin bayramlarında ibadet yeri olarak kullanılıyor.
 “Rengin formla ilişkisi veya başka bir şeyle ilgilenmiyorum. Trajedi, heyecan, kötü kader gibi temel insan duygularıyla ilgileniyorum. Sadece renk ilişkilerinden etkileniyorsanız, asıl konuyu kaçırıyorsunuz demektir! “ diyen sanatçı ve moda olmaktan, yanlış anlaşılmaktan çekinir.

Rothko, evrensel bir sanatçı ve günümüz sanat piyasasının önemli isimlerinden biri olmuştur. 

3 Eylül 2017 Pazar

Georgia O'Keeffe



                                         


1887 senesinde Wisconsin’de doğan O’Keeffe, küçük yaşlarından itibaren sanatçı olmak istediğini bilir. Art Institute of Chicago ve New York’ta Art Students League’de sanat eğitimi alır. Geleneksel Avrupa resim anlayışını kısa sürede terk ederek, Uzakdoğu sanatına yönelmiş, bir süre reklam  ressamlığı yaptıktan sonra 1912-16 yılları arasında çeşitli okullarda sanat dersleri vermişti. Öğretmenlerinden Arthur Wesley Dow, O’Keeffe üzerinde büyük etki bırakır. O dönemlerde devrimci sayılabilecek metodlar kullanan Dow; doğayı düşünmeden tuvale kopyalamak yerine, onun çizgi, kütle ve renk gibi kompozisyon unsurlarıyla  yeniden kurgulanması gerektiğini düşünmektedir. Sanat gündelik hayatın içinde olmalı, sanatçının kendisini ifade etmesi ve yaratım sürecine kişisel tecrübelerini eklemesi gerekir. Dow ile çalışırken kendisini keşfeden O’Keeffe, formları sadeleştirip, şekil ve çizgilerden anlamlı, soyut kombinasyonlar oluşturmaya başlar, kişisel stilini geliştirir.
Okuduğu Wassily Kandinsky’in “Sanatta Tinsellik Üzerine” kitabından çok etkilenir. Kandinsky, sanatı ruhani bir seviyeye yükseltmiş ve sanatı insanlığın rehabilitasyonu için gerekli olan tutku dolu bir kendini adama olarak görmektedir. Bu adanmışlıkla sanatçı; kişisel ve kendine dönük çalışmalar yürüten bir figürden, tüm insanlığa karşı sorumluluğu olan bir figür haline dönüşmektedir. Müziğe duyduğu derin sevgiyle resim çalışmalarında müziğe de yer vermeye başlar, artık soyutlamayı çok iyi kavramıştır.Daha önce yapmış olduğu tüm çalışmalarını yok eder ve başlangıç noktasına dönerek kara kalemle yeni soyut  çalışmalarına başlar.
Yeni çalışmalarından bir kısmını New York’ta yaşayan fotoğrafçı arkadaşı  Anita Pollitzer’e yolar.  Anita’da resimleri son derece meşhur bir fotoğrafçı ve Manhattan’daki 291 sanat galerisinin kurucusu ve sanat dünyasında önemli bir isim olan Alfred Stieglitz’e götürür. Stieglitz, Henri Matisse, Auguste Rodin, Paul Cézanne ve Pablo Picasso’yu ilk kez Amerikan sanat izleyicisi ile buluşturmuş ve aynı zamanda sanat fotoğrafçılığını resim ve heykelle aynı seviyeye getirmek için çalışmaktadır. Stieglitz, O’Keeffe’in cesur kompozisyonlarından çok etkilenir ve onları sergilemeye karar verir. Aynı sene sergi açılır ama savaşın finansal ağırlığı ile galeri kapanır. Bu arada ikili birbirlerine aşık olmuşlardır.
Stieglitz galerisini kapattıktan sonra O’Keeffe portreleri fotoğraf serisi üzerinde çalışmaya başlar. 350’den fazla fotoğraf çeker, fotoğraflarında sanatçının kafası, göğüsleri, elleri, gövdesi gibi vücudunun farklı yerlerine odaklanır. Bu mahrem resimler aslında sanatçının ruhunu sergilerken, bir yandan da fotoğrafçısının ilham perisine ve sanatına olan aşkını  yansıtır
O’Keeffe her şeyi geride bırakır ve Stieglitz ile evlenir. Stieglitz hayatı boyunca sanatçıyı destekler. Tanıtım için sanatçının cinsiyetini ön plana çıkaran bir strateji belirler onu kadın sanatçı olarak piyasaya tanıtır. O’Keeffe’in eserlerinde kadınlığı, dişiliği sayesinde nasıl derin duyguları deşifre ettiğini, olayları derinden duyumsadığını ve uçarı renk paletiyle narin duygularını nasıl resmettiğini anlatır. Stratejisi büyük başarı kazanır ve O’Keeffe sergilerin aranan ismi olur. Zamanla Stieglitz’in yaptığı bu cinsiyet ayrımcılığı ve kadın sanatçı etiketi O’Keeffe’i rahatsız eder. Belki de buna tepki olarak genellikle siyah beyaz renklerde giyinir, melon şapkalar, düz ayakkabılar, takım elbiseler giyer ve saçlarını sımsıkı toplar, hiç makyaj yapmaz. Sanat  dünyasındaki cinsiyet ayrımıyla savaşan O’Keeffe, erkeklerin daha yüksek fiyatlar bulduğu ve daha iyi sanatçı oldukları düşünüldüğü bir dönemde en önemli sanatçılardan biri olur.
                                              
New York’ta yaşayan O’Keeffe bir gün New Mexico’ya seyahat eder. New Mexico’nun vahşi doğası ve mimarisi onu derinden etkiler. O kadar etkilenir ki bu ilk ziyaretinde 24 eser ortaya çıkarır, eserlerin  yarısı yeni konular üzerinedir. Daha sonra kendine orada stüdyo kuran sanatçı, New Mexico’nun görkemli doğası, alışılmadık jeolojik oluşumları, canlı renkleri, ışığın duruluğu ve egzotik doğasının kendisini harekete geçirdiğini söyler. Kayalar, falezler ve dağları, aynen çiçek kompozisyonlarında yaptığı gibi dramatik bir şekilde büyüterek çizer. Zamanla hayvan kemikleri ve kafataslarını da çalışmalarına ekler. 1946 senesinde eşini  kaybettikten sonra da tamamen New Mexico’ya taşınır.
1932 yılında yaptığı resimdeki beyaz çiçek ( White Flower No:1 – Tatula ), boru çiçeği olarak bilinen  Tatula ile büyük ilgi uyandırır. Sanatçının  özel bir  güzelliğe ulaştırdığı bu güzel ama zehirli, halüsinatif çiçek, 122x102 cm ebatlarındaki tuvalin neredeyse tamamını saf ve beyaz tonları ve kadifemsi yapraklarıyla doldurur. Burada Tatula sanki üç boyutlu değil de resim yüzeyine bastırılmış, arkasında görünen mavi gökyüzünün üstünde süzülen bir desene benzer. Bu eserde, her zaman kullandığı standart tuvallerden daha büyük bir tuval kullanan O’Keeffe titizliği ve mükemel tekniği ile ikonik ve zamansız  bir esere imza atmış olur.
Beyaz Çiçek’in kazandırdığı ün ile,  1936 senesinde Elizabeth Arden’den Gymnasium Moderne için tatula çiçekleri olan bir tablo siparişi alır.  O’Keeffe, sade ve aydınlık bir renk paletiyle resmettiğ ve dört tatula çiçeğinin  yer aldığı Jimson Weed tablosu, Spa’da gevşeme egzersizlerinin yapıldığı salonun duvarında yerini alır. Elizabeth Arden esere o dönem için çok yüksek bir fiyat olan 10.000 Dolarlık bir ödeme yapar. Georgia O’Keeffe’e büyük şans getiren çiçekler, sanatçının New Mexico’daki evinin bahçesinde yetişmektedir.  Eserlerinde şekil, renk ve desenler üzerine denemelerde bulunup keşifler yapar. Ressamın çiçekleri basit şekillerine eşlik eden cüretkar renkleri ve özenle ayarlanmış tonları ile dikkat çeker ve seyircide bir düzlem izlenimi yaratır.
Bir gün O’Keeffe sergisini gezen bir ziyaretçi, Alfred  Stieglitz’in yanına gelir ve 6 parçalık bir seri olan gala çiçeklerinin fiyatını sorar. Stieglitz ziyaretçiyi küçümser, ona son derece yüksek bir rakam söyler: 25.000 dolar. İşin sürprizi ziyaretçinin fiyatı kabul etmesidir, bu miktar o dönem için yaşayan Amerikalı sanatçının eserine ödenen en yüksek rakamdır. Stieglitz müşterisine; seriyi bozmadan evine asacağına ve hayatı boyunca eserleri satmayacağına dair söz verdirir ve şöyle der: “Sizi tanımıyorum... Durumunuzu bilmiyorum... Ama zamanımızın en önemli eserlerinden birini aldığınızı ve büyük bir sorumluluk taşıdığınızı biliyorum”.
İlerleyen yıllarında dünyayı dolaşmaya başlayan sanatçının, son dönemlerinde üzerinde çalıştığı iki serinin ilhamı, yaptığı uzun uçak yolculuklarında gelir. O’Keeffe, kuşbakışı nehirler ve bulutların üzerindeki uçsuz bucaksız gökyüzü üzerinde çalışmaya başlar. Genişleyen dünya görüşüyle beraber kullandığı tuvaller de büyür. 1965 senesinde, 77 yaşında, kariyerinin en büyük resmine  -yedi metreden büyük bir tuval üzerinde bulutlar- başlar. The Art Institue of Chicago’da sergilenen Sky Above Clouds IV, sıklıkla Claude Monet’in “Nymphés” 8 (Nilüferler) eseriyle karşılaştırılır. O’Keeff, eser hakkında şöyle yazar: 240 cm yüksekliğinde 730 cm genişliğinde bir resim yaptım- sabah altıdan akşam saat sekize kadar günün her dakikası çalıştım, onu hava soğumadan bitirmeliydim- garajda çalışıyordum ve orada ısıtıcı yoktu- Ebadın bu kadar büyük olması tabii ki gülünç ama birkaç senedir bu resim aklımdaydı, onu yapmak istiyordum ve sonunda yaptım ve güzel zaman geçirdim- ve işte burada- ne en iyi eserim ne de en kötü eserim.”
Georgia O’Keeffe 1986 senesinde, 98 yaşında New Mexico’da hayata veda eder, külleri vasiyeti üzerine New Mexico’nun o çok sevdiği vahşi doğasına serpilir.
Çiçek resimleri,  O’Keeffe’in sanatsal üretiminin sadece yüzde beşini oluşturmalarına rağmen geniş kitlelere ulaşmış ve sanatçıyla özdeşleşmiş, sanat tarihine büyük ölçülerde resmedilmiş çiçek resimleri ile geçmiştir.  O’Keeffe’nin çiçek tabloları eleştirmenler tarafından farklı şekillerde yorumlanmıştır. Çoğu  zaman, doğum, yaşam ve ölüm döngüsüne göndermeler içerdikleri veya cinselliğin temsilcisi oldukları düşünülmüştür. Oysa ressam, bu yorumların hiçbirini doğrulamayıp çiçekleri yalnızca kendi gözlemlediği biçimde resmettiğini belirtmiştir.
Çiçekleri  neden bu kadar büyük çizdiği konusunda çok soru alan sanatçı, 1944’te bir sergi katalogu için kaleme aldığı yazısında amacını şöyle özetler: “Bir çiçek nispeten küçüktür. Herkesin çiçekle, çiçek fikriyle ilgili çağrışımları vardır. Çiçeğe dokunmak için elinizi uzatırsınız,  onu koklamak için eğilirsiniz, belki neredeyse düşünmeden dudaklarınızla ona dokunursunuz  veya birisini memnun etmek için ona çiçek verirsiniz. Gene de gerçek anlamıyla  kimse çiçeği görmez, çünkü o küçüktür  ve bizim hiç zamanımız yoktur . Oysa arkadaş sahibi olmak gibi görmek de zaman alır... O zaman kendi kendime dedim ki: - gördüğümü resmedeceğim, çiçeğin benim için ne anlam ifade ettiğini resmedeceğim, ama onu büyük çizeceğim ve insanlar ona bakmak için zaman ayırdıklarında şaşıracaklar.  O, meşgül New York’lular bile çiçeklerde ne gördüğümü anlayabilmek için zaman ayıracaklar... İşte! – benim ne gördüğüme bakmak için zaman ayırmanızı sağladım.” O’Keeffe bu bakma ve görme oyunuyla, metropollerde yaşayan ve hayata yetişebilmek için hep acelesi olanların bile durup, doğanın eşsizliğini ve duyumsallığını deneyimlemesini ister. Renkler, şekiller ve ışık arasındaki ince farklar resimleri canlandırır  ve onları geniş kitleye ulaştırır.
                                               
Georgia O’Keeffe’nin resimlerinin belki de en büyük özelliklerinden birisi zamansız olmalarıdır. Herhangi  bir    döneme ait değillerdir, izleyiciyle karşılaşma anlarının güncelliğine bürünürler. Sanatçı, sanat trendlerinden etkilenmeden, doğadaki soyut  formlara ulaşma yolunda kendi vizyonuna sadık kalmıştır. Ona göre; sanatçının söyleyecek  bir şeyi olmalıdır, sadece form üzerinde ustalığa sahip olmak yerine formu içsel anlamına uyarlamak amacına  da sahip olmalıdır.” Bu bakış açısı keskin bir gözlem yeteneği ve usta fırça  kullanımı gerektirmektedir.
Santa Fe şehrindeki Georgi O’Keeffe Müzesi bir kadın sanatçıya adanmış ilk Amerikan müzesidir.


20 Ağustos 2017 Pazar

Gökyüzü Kralı Yves Klein

Bir yaz günü üç genç Nice sahillerinde güneşlenmektedir. Yves Klein, Arman ve Claude Pascal aralarında konuşurlarken dünyayı Yunan Tanrıları Zeus, Poseidon ve Hades gibi üçe bölmeye karar verirler. Arman hayvanlar aleminin, Claude bitkiler aleminin, Yves de gökyüzünün idaresini alır. Yves birden elini gökyüzüne uzatır ve sonsuz maviliğe imza atar, ilk sanat eserini  bu şekilde imzalamış olur. O gün hakkında daha sonra şöyle yazar: “1946 senesinde, hâlâ yeni yetmeyken, müthiş “gerçekçi-hayal” yolculuğu sırasında gökyüzünün arkasını imzaladım. O gün Nice kumsalında uzanırken, benim mavi, bulutsuz gökyüzümde ileri geri uçan kuşlardan nefret etmeye başlamıştım, çünkü en önemli ve en güzel eserimde delikler açıyorlardı.”
Klein, figüratif ressam bir baba ve soyut ressam bir annenin oğlu olarak 1928’de Fransa’nın Nice şehrinde dünyaya gelir. 19 yaşında judoya merak salar.”Ruhani bir alanda insan vücudunun keşfi” olarak gördüğü bu sporda çalışmalarını derinleştirmek için Japonya’nın en prestijli judo okullarından Kodokan Enstitüsü’nde eğitim almaya gider. Bu dönemde “Les Fondements du Judo”(Judonun Temelleri) kitabını yazar, siyah kuşak derecesine yükselir ve Fransa’da önemli bir judo figürü olacağı düşüncesiyle ülkesine geri döner. Fakat siyah kuşağı Fransız Judo Kurumu tarafından kabul görmez, büyük şaşkınlık yaşayan Yves, tüm enerjisini sanatına verir. Hayata ve varoluşa karşı merakı onu çeşitli felsefelere ve dine yönlendirmiştir. Doğuştan var olan sanatsal yeteneğini keşfetmesindeki itici güç, Max Heidel tarafından yazılmış “La Cosmogonie des Rose-Croix”adlı kitaptır. Çünkü Max Heidel’in kitabı, mistisizme büyük ilgi duyan Klein’i oldukça etkiler ve sanatçı, Heidel’in yazdıkları doğrultusunda resimler yapmaya başlar.
1955’te turuncu monokrom bir eserle Salon des Réalités Nouvelles’e başvurur. Serginin seçici jürisi, eserin tek renkten oluşuyor ve Klein’in esere bir nokta, bir çizgi, farklı renkte herhangi bir şey eklemeyi reddetmesi üzerine eserin sergilenemez olduğunu söyler. Eserin reddi, Paris sanat dünyasında birçok kişi tarafından imzalanmış bir protesto dilekçesinin dolaşmasına sebep olur. Sergi jürisi fikrini değiştirmese de Klein geleneklere başkaldıran bir figür olarak ünlenir ve bu reddediliş onun kariyerinin dönüm noktası olur.
Bachelard’dan aldığı ilhamla sadece tek renge, maviye konsantre olmaya karar verir. Mavi onun için; duyarlılığın rengi, havanın, sonsuz gökyüzünün, derin okyanusun ve ateşin gerçek rengidir. Klein, “saf resimsel duyarlılığı” yakalayabilmek için çok özel bir mavi  tonu kullanması gerektiğine inanır. Saf resimsel duyarlılık, sanatçının kendi duyarlılığını saflaştırıp ayrıştırdıktan  sonra sanat eserine enjekte etmesiyle, duyarlılığının seyirci tarafından hissedilmesidir. Böylelikle sanat eseri sadece algısal olmaktan çıkıp artık algı ötesi bir deneyim olacaktır. Bu özel mavi tonuna ulaşmak için bir kimyagerle çalışmalara başlar. Araştırmaları sonucu tam aradığı renk kombinasyonuna ulaşır. Derin, mat bir ultramarin mavi elde eder ve bu rengi International Klein Blue (Uluslararası Klein Mavisi) (IKB) olarak tescil ettirir.Uluslararası Klein Mavisi, görülenin veya dokunulanın ötesinde maddesel olmayan değerleri simgelemektedir.
1958 senesinde, 30. doğumgününde, sanat tarihinin önemli sergilerinden La spécialisation de la sensibilité a I’etat de matiére en sensibilité picturale stabilisée (Dengelenmiş bir resimsel duyarlılık olarak, ham madde halindeki duyarlılıkta uzlaşma), sanatçının kısaltmasıyla le Vide (Boşluk), Paris Galerie Iris Clert’te açılır. Basılı davetiyesinden kapanış fotoğraflarına kadar dikkatlice planlanmış olan ve bir festival havasında geçen sergide, sergi mekanı boşaltılmış, her yer beyaza boyanmıştır. İçeride sadece tek bir dolap vardır. Misafirler uzun mavi perdeler ve muhafızlar arasından salona giriyorlar ve içeride mavi kokteyler ikram ediliyordu. Sergi için yollanan 3500 davetiyenin metnini Fransız sanat eleştirmeni Pierre Restany kaleme almıştı: Davetliler tüm duygusal varlıklarıyla, duyarlılık saltanatının aydınlık ve pozitif etkinliğine bekleniyorlardı. Sergi büyük ses getirdi, ziyaretçiler arasında olan Albert Camus ziyaretçi defterine: “with the void, full powers”(boşlukla, tam güç) yazmıştı.
Aynı sene Klein en bilinen eserleri arasında yer alan Anthropometris serisi üzerinde çalışmaya başlar. Uluslararası Klein Mavisi’ne bulanmış kadın modeller Klein’in direktiflerine uyarak “canlı fırça” görevi yapıyorlardı. Böylece bedenin  görsel varlığını belgeliyordu. Bu serinin ardından çalışmalarında ateş kullanmaya başlayan Klein, “Ateş Resimleri” serisinde modellerinin bedenlerini alev almaz bir malzemeyle kapladıktan sonra zemin üzerinde onları istediği forma getiriyor, onları şablon gibi kullanıyordu. İstediği formu yakaladıktan sonra modelleri bir kenarda dinlenirken alev makinasıyla figürlerin etrafındaki alanı ve gerekli gördüğü noktaları yakarak belirginleştiriyordu. Daha sonra boyalar devreye giriyor ve ardında mistik bir performansın etkileyici izlerini bırakıyordu. 1960’ta Paris’te düzenlediği “Mavi Çağda Antropometriler” adlı sergisinin açılışında, takım elbiseyle meydana çıkan Klein, 20 dakika boyunca tek bir notanın çalınması ardından 20 dakika sessizzlik içeren Monoton Sessizlik Senfonisi eşliğinde, “canlı fırçalar” olarak adlandırdığı ve vücutları mavi renkte boyanmış üç çıplak modeli beyaz tuvallere yönlendirerek vücut baskılarını yapmıştı.
İkonikleşmiş diğer eseri Leap into the Void (Boşluğa Atlayış); 27 Kasım 1960 tarihinde 2. Avangart Festivali için Dimanche-Le Journal d’un Seul Jour (Pazar-Sadece bir gün için Gazete) isimli sahte bir gazete hazırlamış ve Paris gazete bayilerinde bir günlüğüne satışa çıkmıştı. Fotoğrafın yanındaki başlık şöyleydi:”Boşlukta bir adam! Boş alanların ressamı kendisini boşluğa bırakıyor! Bir binanın ikinci katından kendisini boşluğa bırakan kişi Yves Klein’dan başkası değildir.  Daha önceki denemelerinde kendisini sakatlayan Klein, bu son versiyonda boşluğa atlamak yerine kendisini bir ağın üzerine bırakır, daha sonra foto-manipülasyonla bu ağ resimden silinir.
Maddesizleşme üzerine çalışmalarından biri ise; galerisiyle tartıştığı bir gün, tüm eserlerini toplayıp onları soran olursa eserlerinin görünmez olduğunu ve almak isteyenlerin son derece görünür bir çek yazmalarını istemesidir. Bu satışı da gerçekleşir.
Aynı zamanda bir Rozikrusyen, siyah kuşak sahibi bir judocu olan Yves, seyircisiyle güçlü bir bağ kuruyor, geleneksel sanat anlayışının dışında eseler üretiyordu. Modellerine direktifler vererek onları canlı fırça olarak kullanan, alev makinalarıyla resim yapan, altın külçeleri karşılığında boşluğu satan ve satan alan kişinin kendisine verilen sertifikayı yakması halinde külçelerin yarısını Seine nehrine atan alışılmışın dışında düşünen ve hayallerini gerçeğe dönüştürme cesaretine sahip bir yetenekti.
 Kavramsal sanatın önemli isimlerinden olan Klein, 34 yaşında  geçirdiği üçüncü kalp krizinden öldüğü zaman,sekiz yıllık sanat hayatıyla performans, yerleştirme, kavramsal sanat ve kurumsal eleştirinin öncülerinden olmuştu.



Fahrelnissa Zeid

                                                         

Bir dönem Abdülhamid’in sadrazamlığını yapmış olan Cevat Paşa’nın kardeşi, asker, diplomat, fotoğrafçı ve tarihçi, edebiyat düşkünü, dönemin entelektüellerinden Şakir Paşa ile Giritli Sare İsmet Hanım’ın kızı olan Fahrelnissa Zeid, 20. yüzyılın hemen başında, 1901 yılında, İstanbul Büyükada’da dünyaya gelir. O sıralarda, Osmanlı İmparatorluğu oldukça zor günler yaşamakta, bir yandan bağımsızlık savaşları sürerken, diğer yandan Abdülhamid döneminin baskıcı iktidarı her yerde hissedilmektedir.
Fahrelnissa Zeid, Halikarnas Balıkçısı yazar Cevat Şakir Kabaağaçlı ve ressam Aliye Berger’in kardeşi, seramik sanatçısı Füreya Koral’ın teyzesidir. Yazar İzzet Devrim ile evliliğinden olan çocukları ise ressam Nejad Devrim ve yönetmen, tiyatro sanatçısı Şirin Devrim’dir.
Kabaağaçlı ailesi, çocuklarının resim ve müzikle olan bağını, özel dersler aracılığıyla da sürdürür. Edebiyat, müzik ve resim, Şakir Paşa Ailesi’nin neredeyse tüm bireyleri için vazgeçilmez bir uğraştır. Zeid, resme 4 yaşında ağabeyi Cevat Şakir’e öykünerek başlar.
–Ağabeyi resim defterinden bir yaprak koparır, bir de kalem verir Nisa’ya, içinden ne geliyorsa çizmesini söyler. O gün oturma odasındaki neredeyse her şeyin resmini çizer.”Aferin Nisa, cesur kalem vuruşlarına bayıldım. Hele yaşına göre insana hayret veren bir görüş ölçün var. Yeteneklisin yavrum, her zaman yanında defter, kalem bulundur, hoşuna giden şeyleri durmadan çiz.” diyerek yüreklendirir onu ağabeyi Cevat-
18 yaşında, Sultan V. Mehmed Reşad’ın kurduğu İnas Sanayi-i Nefise Mekteb-i  Âlisi’ne girer. Daha sonra Paris’te Ranson Akademisi’nde Stalbach ve Bissiere’nin yanında; 1929-30 yıllarında da İstanbul’da Namık İsmail’in yanında resim derslerine devam eder.  1920 yılında, dönemin entelektüellerinden, romancı ve Reji İdaresi Umum Müdürü İzzet Melih Devrim ile evlenir. 1921’de ilk çocukları Faruk, 1923’de Nejad doğar. Faruk 1924’de vefat eder. Bu olaydan derinden etkilenen Fahrelnissa acısını hafifletmek için eşi ile birlikte Avrupa seyahatine çıkar. Değişik Avrupa kentlerine yaptığı gezilerde, Avrupa sanatını, sanatçılarını yakından tanıma olanağı bulur. En sevdiği sanatçının Brugel olduğunu keşfeder. 1926’da kızı Şirin Devrim’i dünyaya getirir. 1928’de Latin harflerinin kabulüyle ilgili Dolmabahçe Sarayı’nın Muayede Salonu’nda yapılan konferasta Atatürk’ün yanında oturur. Türkçe’nin seslendirmesi konusunda hangi harflerin kullanılacağının bütün gece süren tartışmalarının sonucunda sabaha karşı Atatürk’ün yeni Türk harfleriyle yazdığı ilk kelime “Fahrünissa” olur.
1934 yılında eşinden ayrılıp, Irak’ın Ankara elçisi Emir Zeid ile evlenir ve yeni görev yerleri olan Almanya’ya taşınırlar. Rilke ve Nietzche’ye hayran olur. 1936’da oğlu Raad doğar. 1942 yılında D Grubu’na ve sergilerine katılır. İlk kişisel sergisini 1944’de Maçka’daki evinde açar. 1946’da uzun yıllar yaşayacakları Londra’ya yerleşirler. 1947’de Londra’da St. George Galerisi’nde o kentteki ilk sergisini açar. Bu sergiyi Kraliçe Elizabeth’de gezer.
1947’de yaptığı “Soyuta Karşı Mücadele” adlı tablo sanatçının kariyerindeki yeni bir gelişmenin habercisi olan önemli bir resimdir. Bu resimde sanatçı ne tam anlamıyla soyut ne de tam anlamıyla figüratiftir, bir anlamda soyutla figüratifin mücadelesidir. Paris, Londra, New York, Brüksel ve daha birçok şehirde yapıtlarını sergiler.  
Eşi Emir Zeid’in 1970 yılındaki ölümü Fahrelnisa üzerinde derin bir iz bırakır. Portreler çizmeye başlar. Portre yapmak Fahrelnissa için yalnızlıktan kurtulmanın bir başka yoludur. 1976’da Amman’a yerleşir. 1991’de Amman’da 90 yaşında vefat eder ve oraya defnedilir.
Zeid, döneminin diğer birçok Türk sanatçısından farklı olarak resmin ideolojik yanı ile hiç ilgilenmemiş dünya siyasetinin hep içinde olduğu, tarihsel dönüşümlere tanıklık  ettiği, Doğu ve Batı dünyasında gerçek gelgitler yaşadığı halde özgünlüğünü korumuştur. Aynı zaman dilimini, değişik sanatçılarla paylaşmış, onlardan etkilenmiş, onları etkilemiş, benzer tartışmalara, modalara değişik sanatsal yanıtlar vermiştir. Zeid,  Batı modernizmini Doğu lirizmi ile birleştiren ender sanatçılardandır. Zeid’in sanat pratiği; minyatür kurgusuna uygun şekilde inşa edilmiş figürlü kompozisyonlarıyla erken dönem, vitray yüzeylerini anımsatan geometrik ve serbest soyutlamacı çalışmalarıyla olgunluk dönemi ve çoğunlukla portrelerden oluşan ve psikolojik anlatının ön plana çıktığı geç dönem olarak sınıflandırılabilir.



19 Ağustos 2017 Cumartesi

René Magritte - Aykırı Resssam

                                                   
www.yenicikanlar.com.tr için yazdığım yazı
http://www.yenicikanlar.com.tr/profesyonel-kahramanliktan-hoslanmiyorum-72274

Benim resimlerim” der, “hiçbir şey saklamayan görsel imgelerdir, merak uyandırırlar. Resimlerimden birini gören kişi kendisine basit bir soru sorar: “Bu ne anlama geliyor?”  Aslında hiçbir anlama gelmiyor, çünkü gizemin de bir anlamı yoktur, sadece bilinmezdir.”
René Magritte, gerçeküstü sanatçıların önde gelen temsilcilerinden biridir. Yirminci yüzyıl sanatı üzerinde büyük etkisi olan René, kendisini bir sanatçıdan çok düşünür olarak görür. “Kendi zamanıma ait olmak istemiyorum... veya herhangi bir zamana” diyen  Magritte, 1898 yılında Belçika’nın Lessines kasabasında dünyaya gelir. Babası kumaş tüccarı ve terzi, annesi kadın şapkacısıdır. Annesi depresif ve melankolik  yapıya sahiptir ve  René 13 yaşındayken köprüden atlayıp  hayatına son verir. Annesinin sudan çıkarılışını seyreden René, yüzünü örten geceliğin görüntüsünden çok etkilenir ve ilerleyen yıllarda eserlerinde kullandığı yüzü örtülü figürlerde bu anın etkisi görülür.
1916 yılında Brüksel’de Académie Royale des Beaux-Arts’a başlar. Okulda sınıf arkadaşlarından çok edebiyat dünyasından arkadaşları vardır ve ilerleyen yıllarda çevresinde daima  yazarlar, şairler ve felsefeciler olacaktır. Gerçeküstücülükle ilgilenmeden önce çeşitli sanat arayışlarına girer. Düşsel resimleri dehşet, tehlike, mizah ve gizem unsurları taşır. Gerçeklik ile hayal arasındaki sınırı bulandıran eserlerinin masalsı sembolleri arasında kadın gövdesi, elma, “küçük burjuva adam”, melon şapka, taş ve pencere gibi şeyler vardır.  Pop, minimalist ve kavramsal sanata ilham kaynağı olan sanatçının popüler kültür üzerindeki etkilerini (“The Thomas Crown Affair” filmindeki melon şapkalı adamlarda, Apple bilgisayarların logosunda)  sayısız sanat eseri, film ve video kliplerinde görmek mümkün. Magritte’in yapıtlarında ön plana çıkan diğer tema da gençliğe kadar uzanan deniz ve engin gökyüzüdür. Uzay, zaman ve ölçü gibi çeşitli unsurları altüst etmek onun eselerinin ayırt edici özelliklerinden biridir.
Hayatının dönüm noktalarından biri yazar arkadaşı Marcel Lecomte’nun  İtalyan sanatçı Giorgi de Chirico’nun “The Song of Love” eserinin röprodüksiyonunu göstermesi olur. O resimle  gözlerinin ilk defa gerçeği gördüğünü söyler, gördüğü ise “şiirsel düşüncenin  ideal ifadesidir.” Mimari arka plana sahip eserde, kırmızı plastik bir eldiven, Apollon büstü ve yeşil bir küre yer alır. Chirico’nun eserini   gördükten sonra aslında her imgenin gerçeğin bir soyutlaması olduğunu düşünen Magritte, 1926 yılında ilk sürrealist eseri olarak tanımladığı “The Lost Jockey”i çizer. Eser çok eleştiri alır ve bu yüzden depresyona girer. Bu olay üzerine  Paris’e  gider . Paris’te kaldığı üç sene içinde; objenin kendisi, imgesi  ve adı arasındaki ilişkiyi inceleyen 40 tane “yazı –imge resim” üzerinde çalışır.
Sözcük ve temsil ettiği kavram üzerine düşündüğü yazı-imge resimlerinin en ünlüsü Los Angeles County Museum of Art’ta sergilenen The Treachery of Images” (İmgelerin İhaneti) tablosudur. Dev bir piponun altında el yazısıyla “Ceci n’est pas une pipe” ( Bu bir pipo değildir) yazan dünyaca ünlü eser, sanat tarihinin en önemli eserlerinlerinden ve kilometre taşlarından biri olur. Esere bakan seyirci bir resmin karşısında olduğunun farkında olsa da, piponun altında yazan metni okuduğunda kafası karışır. Yazı, seyirciye gördüğünün sadece bir tasvir olduğunu hatırlatmaktadır. Bir imge ne kadar bir objenin aslına gönderimde bulunsa da asla tamamen kendisi olamaz. Burada söz konusu olan bir pipo değil, onun görüntüsüdür. Magritte eseri hakkında şöyle der: “Meşhur pipo. İnsanlar onun yüzünden beni ne kadar kınadılar! Gene de, pipomu doldurabilir misiz? Hayır, o sadece bir tasvir değil mi? Şayet resmin altına “Bu bir pipodur” diye yazmış olsaydım, işte o zaman yalan söylemiş olurdum...” Resim daha sonraki  yıllarda önemli  düşünür Fransız felsefeci Michel Foucault’un “Bu bir Pipo değildir” kitabına konu olur. Foucault, eserin çözümlemesini yaptıktan sonra kendi düşüncelerine yer verir.
Belçika’ya tekrar geri döndüğünde Belçikalı Sürrealistlere katılır. Bu dönemde Max Ernst’in kolajlarından etkilenmiş, gazete kupürleri ve müzik defterleriyle otuza yakın kolaj yapmıştır. Geleneksel ifade biçimlerini geride bırakan Magritte; kolajlar, fotomontajlar ve buluntu objeler kullandığı yeni bir dönme başlar. 2. Dünya Savaşı’nda Almanlar Belçika’yı istila edince insanların neşelenmeye ihtiyacı olduğunu düşünerek yeni bir tarz üzerinde çalışır. Savaşın, fakirliğin yarattığı karamsarlığı  renkli ve masum eserlerle hafifletmek ister ama iyi tepkiler almaz. 1940’ların sonund a eski tarzına döner ve hiçlik konusu üzerinde çalışmaya başlar. Edebiyata büyük ilgi duyan René’nin çalışmalarında Lewis Carrol’un “Alice Harikalar Diyarında” eserinin önemli yeri vardır. Ayrıca edebiyatta Edgar Poe, Apollinaire’nin, resimdeyse Picasso, Max Ernst ve Chirico’dan etkilenmiştir.
Kendini, “Kendi geçmişimden ve başkalarının geçmişlerinden hoşlanmıyorum. Teslimiyetten, sabırdan, profesyonel kahramanlıktan ve tüm zorunlu duygulardan hoşlanmıyorum.  Ayrıca dekoratif sanatlardan, folklordan, reklamcılıktan, radyo spikerlerinin seslerinden, aerodinamikten, izcilerden,neft kokusundan, haberlerden ve sarhoşlardan  da hoşlanmıyorum. Beni eleştirel mizah, çiller, kadınların dizleri, uzun saçlar, oyun oynayan kadınların kahkahaları ve sokakta koşturan kız çocuğu mutlu ediyor. Coşkulu bir aşk ümit ediyorum;  imkansız, hayali. Kendi sınırlarımı net olarak bilmek ödümü koparıyor.” diyerek anlatan Magritte 1967’de 68 yaşında pankreas kanserinden ölene kadar gerçeküstü imgeleri resmetmeye devam etmiştir.