roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2020 Pazar

Margaret Mitchell "Rüzgar Gibi Geçti"


                                                         

1900 yılında Atlanta’da, kadınlara oy verilmesi için çalışan Mary Isabelle ile avukatlık yapan Eugene Mitchell’in ikinci çocuğu olarak dünyaya gelen Margaret, okumayı öğrendikten sonra gündüzleri ortadan kayboluyor ve geceleri de odasındaki küçük lambanın yanında saatlerce yazıyordu. Bir gün annesine  matematikten nefret ettiğini ve bir daha okula gitmek istemediğini söylediğinde annesi sakin bir tavırla elinden tuttu ve onu iç savaşta yıkılmış, bomboş çöle benzeyen  bir köye götürdü. “Savaş, geçmişte oldu ve yine olacak” dedi ve devam etti: ”İşte o zaman  herkes her şeyini kaybeder, herkes eşittir artık. Zekaları ve ellerinin gücünden başka hiçbir şeyleri yoktur, sıfırdan başlarlar her şeye…” Bu konuşmanın ardından okula geri döner.  

Bir süre sonra Amerika  Birinci Dünya Savaşı’na girince Atlanta’da askeri eğitim gören Harvard Öğrencisine aşık olup nişanlanır. Kısa bir süre sonra Henry’nin  cephede ölüm haberi geldiği sırada annesinden gelen bir haberle sarsılır.  Annesi İspanyol gribine yakalanmıştı ve onu son kez göremeden kaybetti.
                                                   

Margaret, içinde bulunduğu çevredekilerden farklıydı; daha özgürlükçü, bir kadından beklenmeyecek ölçüde sert ve açık sözlüydü.

1922 yılında ilk evliliğini yaptı. Bu evlilikle düzensiz gelirle yaşamanın sıkıntılarını öğrendi ve yazı başına 25 dolar aldığı “Pazar yazıları” yazmaya başladı.  Bir yılı bulamayan evliliğin ardından düğününde kocasının sağdıcı ve editör John Marsh’la evlendi.  Yeni evliliği ile birlikte birkaç ay sonra ayak bileğini kıran evde kalmak zorunda olan Margaret, eşini her gün kütüphaneye gönderiyor ve ondan tarih kitapları getirmesini istiyordu. Eşinin kitapları yutarcasına okuduğunu gören John, bir gün neden kendi kitabını yazmadığını sordu. Bunu olumlu karşılayan eşine ikinci el Remington  daktilo hediye etti. Satış rakamı İncil’le yarışan, Rüzgar Gibi Geçti, oyalanmak isteyen Margaret’in dikiş masasının üzerine yerleştirdiği bu daktiloda başlandı.

Yazdıklarını  sadece eşi ve arkadaşı Lois’e okutan Margaret, önce romanının finalini  ardından farklı bölümleri yazdı. Üç yılın sonunda romanın büyük bir kısmını tamamlamış ama heyecanını kaybetmişti. Daha sonra tanıştığı bir yayıncı ile konuşurken, onu o kadar etkiledi ki ona günün birinde bir kitap yazarsa önce ona okutmasını söyledi. Bu konuşmayı bir arkadaşına  anlatmış sonra da bir başkasının “düşünsene Peggy kadar salak bir kitap yazacak!” mırıltısını işitti. Bu söz üzerine kitabı yayıncıya gönderdi. Gelen mektupta yayımcı  kitabı tamamlaması için Margaret’e adeta yalvarmıştı.

1936 yılında tamamlanan ve 1037  sayfa olarak üç dolara satışa çıkan kitap, ilk üç ay içinde bir milyon satarak Margaret Mitchell adını Amerikan edebiyatının en ünlülerinden biri haline getirdi. Sonrasında romanın film haklarını elli bin dolar karşılığında  yapımcı David O. Selznick’e sattı.

Roman ertesi yıl Pulitzer Ödülü’nü kazandı ve üç yıl sonra başrollerini Clark Gable ve Vivien Leig’in paylaştığı filmi ile on dalda Oscar’a layık görüldü.

Margaret, kitabın yirmi beş dile çevrildiği zaman zarfında kendisine gelen tüm okuyucu mektuplarını cevapladı ve bir daha kitap yazmadı diye bilinse de doksanlı yılların ortalarında savaşta ölen nişanlısına yazdığı mektuplar arasında başka bir romanın el yazmaları çıktı ve mektuplarla birlikte satışa sunuldu.

11 Ağustos 1949 yılında kırk dokuz yaşında evinden üç blok ötede karşıdan karşıya geçerken geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetti.  

24 Ekim 2019 Perşembe

Piraye Şengel ile röportaj


                                                          



Sizi tanıyabilir miyiz? Piraye Şengel’in edebiyatla yolu nasıl kesişti?  Yazmaya nasıl başladınız?

Köy Enstitülü öğretmen anne-babanın çocuğu olarak kütüphanesi olan bir evde büyüdüm. O öğretmenler klasik romanları okuyarak eğitim almışlar. İnanılmaz bir eğitim Köy Enstitüleri. Hala onların yetiştirdiği insanlarla bu ülke ayakta duruyor. Tabii bunun etkisi olmakla birlikte ben yazarlığın sonradan oluştuğunu düşünmüyorum. Bir dürtü ile doğuyor insan, yazma dürtüsü bu… Yazmalıyım, yazmalıyım diye seni sürekli rahat bırakmayan bir duygu. Bu dürtü ya da yetenek varsa daha önemlisi şu, onun üzerine gitmek, çalışmak, okumak. Bütün bunlar o yeteneği yola sokuyor. Evdeki ortam ve bu dürtüyle beraber lisede edebiyat öğretmenimin de yazıya yönlenmem de desteği olmuştur.  Üniversite yıllarına geldiğimde, bizim dönemimizde tercih yapılır, puana göre de bir bölüme girilirdi. İktisadi- Ticari İlimler Akademisi’ni kazandım, isteksiz okula devam ettim, bu arada evlendim, kızım dünyaya geldi ve bu sürede edebiyat biraz geri planda kaldı.

Sonra edebiyata devam kararı aldım. Okulu terk ettim. Daha sonra Babıali’de “Sanat Olayı” Dergisi ve Atilla İlhan’la tanışmam benim için dönüm noktası oldu. Derginin editörü Ülkü Karaosmanoğlu benim çocukluk arkadaşım. Gazetede çalışıyordu. Atilla Bey’de Karacan Yayınlarında bir sanat dergisi çıkartmaya karar verince Ülkü ile tanışıklığı oluyor, kadro oluşturmaya karar veriyorlar. Meraklı yeni çocuklarla çalışalım deyince Ülkü benim bu işlere merakım olduğunu bildiği için bana söylüyor ve Atilla Bey’le böyle tanışıyorum. Sanat Olayı Dergisi yazı kurulunda metinleri yazıp, röportajlar yapıyorduk.  İlk röportajlarımdan birini de Can Yücel’le yapmıştım.

O dönem sayısız yazar Atilla İlhan’ın masasının etrafında toplanıyoruz. Bu yazarların çoğu bugün edebiyat dünyamızın önemli insanlarıdır. On yıl çalıştım Atilla Bey’le. Bizi yönlendirirdi. İçimizdeki ışığı bulmamıza yardım etti. Daha sonra bizleri televizyona da yine Atilla Bey yönlendirmiştir.    

Ve ben o ara bir roman yazdım. Ama yazabildim mi hiç emin değilim, bir toplantı öncesi çok çekinerek Atilla Bey’e uzattım.  “A çocuğum ne zaman yazdın?’ diye sordu. “Okur musunuz fikrinizi merak ediyorum” deyince, “okurum” diyerek aldı. Hatta arkadaşlarımda çok şaşırdılar. Derken bir aydan fazla zaman geçti ama Atilla İlhan’dan kitap ile ilgili ses çıkmadı.  Bir gün dedim ki “Herhalde o kadar kötü yazmışım ki yüzüme söyleyemiyor. Atilla Bey’in yüzünü görmeden telefonda sorayım.” Aradım, telefona Atilla Bey çıktı. Romanı sordum. “Okudum” dedi. “Çok mu kötüydü” dedim. “Olmuş çocuğum hem de iyi bir roman olmuş” dedi. Fransızcada koşan roman, kaslı roman diye bir tür vardır, benim tarzımın öyle olduğunu belirtti.  Daha çok diyalog yazmalısın diye de yol gösterdi.

O an, benim kızımın doğumundan sonraki ikinci büyük mutluluğumdur. O sıralarda da Varlık Dergisi’ne yazılar yazıyorum. Enver Ercan, Filiz Nayır vardı Varlık Dergisi’nde. Enver Ercan’a romandan bahsettim. “Yeni kadın yazarların kitaplarını basıyoruz” dedi. Romanı okudu ve bir hafta sonra arayıp “basıyoruz” dedi.   1994’te ilk kitabım Varlık Yayınlarından “Gölgesiz Bir Kadın” ismiyle yayımlandı. Polisiye/ Casus romanları dokusunun içinde görüldü. Ben aslında polisiye yazarı değilim. Bir kurgu kullanıyorum, bulmaca gibi çözülmesi gerekiyor. İlk kitabım o dönem içinde güzel de ilgi gördü. Kitap üzerine Ömer Türkeş’in çok güzel yazısı çıktı. Marka Yayınlarından 2008 de tekrar basımı yapıldı.  



“Sarışınım Diye Acı Çekmez miyim Sanıyorsunuz” son kitabınız. Düşünce partikülleri, monologlar ve diyaloglardan oluşan bir anlatı kitabı. Okuyucu olarak da zor bir tür. Nasıl başladınız, süreci öğrenebilir miyiz?

Ben yazı türlerinin hepsini seviyorum ve deniyorum. Deneme kitabı yazabilir miyim düşünmeye başladım. Ataol Behramoğlu’nun dediği gibi ‘ yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şeyler vardı.’ Bunlardan nasıl bir metin çıkarırım da okuyanlar için yol gösterici olurum, belki kendilerinden bir parça bulurlar, duygularımı, düşüncelerimi kristalize ederek az kelime ile çok şey nasıl anlatabilirim diye kafamın içinde yöntem arayıp durdum. Yaklaşık 5 yılın sonunda bu 80 sayfalık metinler çıktı. Ama tabi düzenli bir yazma süreci değildi. Farklı zaman ve yerlerde gelen düşünceleri notlar şeklinde tuttum. Bunlar kısa, şiirimsi metinler oldu. İçerikleri yaşamla ilgili meseleler, erdemler, kavramlar gibi… Yaklaşık yirmi tane olunca Feridun Andaç’la paylaştım. Beğendi ve daha çok başlık olabilir dedi. Tabi onun söylediği kadar olamadı. Ben biraz aceleci bir kadınım aslında gerçi ayrıntılarda çok boğulmayı da sevmem buna rağmen son olarak yazdığım aşk romanında da 320 sayfa yazarak sabrımı zorlayarak bu aceleciliğimi yenmeye çalıştım. Dediğim gibi metinleri şiirimsi vermek istedim. Sonra bir kitap haline dönüşmeye başladı. Kitaplarım arasında da en sevdiklerimden biri oldu. Kavram ve erdemler üzerine bir bakış. Atilla İlhan’ın; “Herkes pişman ölür” dizesinde dediği gibi ben bu kavramlar üzerinden yola çıkarak kendimden hareketle başkalarının da altını çizeceği cümleler kurmaya çalıştım. Kitapla ilgili çalışırken facebookta Köksal Erdenoğlu ile tanıştım. Paylaştığı metinler çok hoşuma gitti beni adeta çarptı.  Karşı duran metinleri vardı. Hemen mesaj attım Köksal’a. Okuyucuya, senin metinlerin ile arada soluk aldırmak istiyorum dedim ve o da çok memnun oldu.  Seçtiğim metinleri böylece aralara yerleştirdim. Köksal’ın tanımı ile ‘insana kızgın ama bir o kadar da sevgi ve şefkat dolu’ metinlerle Köksal’ın metinleri arasındaki güzel uyumla son halini aldı.
                                                         

İsmine nasıl karar verdiniz?

“Bir nefes insandı” önce ismi. Etrafımdaki insanlar, dostlarım başka ismi olsun istediler, kızım kitabın içindeki bir cümle olsun dedi. Sonra bir akşam kitap okuyorum. Uykuya yakın bir zamanda. Ben gerçek sarışınım, bizim gençlik dönemimizde gerçek sarışın çok azdı. Sarışınlar sanki zengin olur, rahat bir hayat sürer diye düşünüyorlardı. Ben acılarımı, sıkıntılarımı çok dışarıya yansıtmam. Baktım ki bu durum içime dert olmuş, yaşadığımız kayıplar, hayatta kalma savaşı, yazarlık mücadelesi, var olma mücadelesi, anne babadan öğrendiğimiz erdemleri yaşatma mücadelesi. Sonra arkadaşım öykü yazmış. Orada hiç derdi olmayan karakterin adı Piraye! O ismi sevdiği için kullandığını söyledi ama, Piraye halleder, acı çekmez diye düşündükleri için, O akşam birden “Sarışınım diye acı çekmez miyim sanıyorsunuz” dedim ve öyle çıktı kitabın adı.

2006 yılından itibaren polisiye ağırlık vererek önce “Ay Çöreği”, “Cenin ve Ceset” yazdınız. Ve son olarak 2014 yılında “Miralay Çıkmazı” ile polisiye üçlemenizi tamamladınız. Polisiye yazma kararını nasıl aldınız?

Şebnem Atılgan’ın “sizin romanlarınızda çok güzel bir kurgu var, çözülmesi gereken, neden polisiye yazmıyorsunuz” diye sordu bir gün. Aklımın bir köşesine takıldı, çok güzel bir tespitti. O dönem televizyonlardaki dedektif tiplemeleri de beni etkiliyordu. Biraz düşünmeye başladım, saf polisiye olmasın, toplumsal ayağı da olsun diye.  Aklıma mahallelerdeki meraklı kadın tipleri geldi. Azade böyle ortaya çıktı. Kim gelmiş, kim gitmiş, kim kaybolmuş hepsini bilirler. Zekidirler de… Camda dururlar devamlı. Erkek dedektifim de Türk bir dedektif olsun diye düşündüm. Sonra gazetede polis akademili bir çocuğun okuldan atılma haberini okudum. Ondan sonrası da geldi zaten. Bunların ikisini aynı mahalleye koydum. Çocuğun polis akademisinden atıldığından ailesinin haberi yok, her sabah evden çıkıyor. İkisi dedektiflik bürosu kuruyorlar. Aslında birazda komedi gibi başladı. Azade hamur işlerini de çok iyi yaptığı için ismi de ortaya çıktı. “Ay Çöreği”. Ben aslında birazda eğlenmek istedim, okuyucuda eğlensin istedim.  Ömer Türkeş, çok iyi bir eleştirmendir ve yazarları her zaman destekler. Yine bir yazısında birinci kitabında dedektiflik bürosunu kuran Şengel, ikinci kitabında polisiyeye yeni geçmiş ama üçüncü kitapta tam olmuş diye yazınca o noktadan sonra o defteri kapattım. Çünkü günümüz dünyasında O kadar çok parmak ısırtan, dehşete düşüren polisiye olay yaşanıyor ki benim yazacağım bunların üzerinde olmalı diye düşündüm.

 Kimleri okuyorsunuz?

Lise yıllarında bizden yazarları, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, lise yıllarında Ahmet Hamdi, Yakup Kadri Karaosmanoğlu , Nazım Hikmet, Attila İlhan daha öncesinde zaten yerli ve yabancı klasiklerin çoğunu okumuştum. Daha sonraki dönemlerde Atilla Bey’in masasının etrafında toplandığımız bütün yazar arkadaşlarımın kitapları da dahil, Attila İlhan’ın önerdiği yazarların eserlerini okudum. Romain Gary bunlardan biridir. Ayrıca modern dünya edebiyatından romanları da takip ettim. Marguez bunlardan biri. Klasiklerden Dostoyevski’yi çok severim. Şimdilerde ise Amerikan edebiyatı ve bizden yeni arkadaşları okumaya onları tanımaya çalışıyorum.

Son okuduğunuz kitap nedir?

Türkiye Polisiye Yazarları Birliği Kristal Kelepçe 2019 jürisindeyim. On altı polisiye kitap okudum ve oyumu kullandım.

Düzenli yazıyor musunuz?

Her zaman düzenli yazdım. Her gün bilgisayarın başında çalıştım. Son olarak bu kitabım ve teslim ettiğim bir aşk romanı var. Artık biraz kenara çekilip dışardan bakmak istiyorum.

Yazmaya nasıl başlıyorsunuz?

Önce kafamda yazıyorum. Bir süre kafamda onunla dolaşıyorum. Bir olay örgüsü ile başlıyorum. Gözlem, gazetelerin üçüncü sayfa olayları, yakın çevremde olanlar hepsinden etkilenebiliyorum. Bir olayla başlıyorum, sonra kendimden kattıklarımla kahramanlar ete kemiğe bürünüyor. Kahramanlar önemli ama asıl romanda kurgu çok önemli.  

Aşk romanı yazdım dediniz. Neler bekliyor okuyucuyu bu aşk romanında, nasıl başladı bu süreç?

Annem beni, kitaplarımı çok desteklemiştir. Mutludur yazar olmamdan. “Bir aşk romanı yaz” diyordu. Bende “Anne ben aşk romanı yazarı değilim.” diye takılıyordum. Hayatın farklı yönlerini çok işledim kitaplarımda. Bu arada annemin hayatı da hem bir anı roman oldu. Hem de ‘Yarım Kalan Mucize’ diye Biket İlhan tarafından filme alındı. Şebnem Atılgan’ın kaleme aldığı romanın ismi ise “Yarım Kalan Mucize/ Nahide’dir.  Annemin bana “bir aşk romanı yaz, içinde ben de olayım” telkinleri üzerine sonunda kitabı kaleme aldım. 1915’te başlıyor, 2106’ta bitiyor. Bir çeşit Cumhuriyet panoraması ve üç kuşak kadının aşk hikayleri… Şimdi romanı Anneme okumaya başladım, çok büyük bir mutlulukla dinliyor ve beğeniyor. O beğendiyse tamamdır.

Şimdi biraz dışardan bakmak istiyorum dediniz ama var mı Piraye Şengel’in okuyucuya sürprizleri?

Aslında bir projem daha var. Beni çok heyecanlandıran, mutlu eden bir proje. Çocuk kitabı. Torunum Fırat’ın maceralarından hareketle yazdım. Adı “Neşeli Günler” olacak. Ben yazdım, resimleri de torunum Fırat çizdi. Yeni yılda yayınlanacak.






4 Haziran 2019 Salı

Mario Levi ile "Bir Cuma Rüzgârı Kadıköy"


Mario Levi’nin son kitabı “Bir Cuma Rüzgârı Kadıköy”, yedi kitaplık İstanbul sersinin ilki olarak Evereset Yayınları etiketiyle raflarda yerini aldı. Mario Levi ile son kitabı ve edebiyat üzerine konuştuk.
                                                   


 -Son kitabınız “Bir Cuma Rüzgârı Kadıköy“ bir serinin ilk cildi. Nasıl başladı bu yolculuk, neydi size bu kitabı yazdıran?

Ben yazı ile olan ilişkime baktığımda, hep bu yazının adına yakışır bir şekilde hayatımda bir şeylerin yazılı olduğuna inanırım. Önce oradan başlayalalım. Bu kitabın kaynağında benim Gazete Kadıköy’de yazdığım yazılar var. Gazete Kadıköy’de bundan yaklaşık dört yıl kadar önce köşe yazıları yazmaya başladım. Ve bir dizi yazı yazdıktan sonra İstanbul ve daha doğrusu Kadıköy’de geçen insan portreleri üzerine hikâyeler düşünmeye başladım, onları yazmaya başladım. Ama bunlar tanıdığım insanların hikâyeleri değildi. Öyle Kadıköy Çarşısı’nda gezerken veya Moda’da, Kadıköy’ün başka yerlerinde gezerken ilgimi çeken, hiç tanımadığım bir insanın görüntüsünden hareketle yazdığım yazılardı bunlar. Ve birer hikâyemsi yazı gibiydi. Daha sonra bunlar  otuz, kırk  tane birikince birdenbire kendi kendime ya “bunların her biri işlense iyi hikâyeler olur” demeye başladım. Daha sonra işe giriştim. Aynen beklediğim gibi içime sinen hikâyeler çıkmaya başladı. Ondan sonra iş gelişti. Sadece Kadıköy’le yetinmeyeyim, İstanbul’un çok iyi tanıdığım, hissettiğim başka semtleriyle de ilgili hikâyeler de yazayım dedim. Sonra baktım ki bu hikâyeler aslında kendi içlerinde bütünlük oluşturmaya başladı. Her biri birer kitap olacak gibi görünüyor dedim. Onları da bir araya getirmeye başladım. Onları biraraya getirirken hikâyeleri birleştiren ara metinler düşünmeye başladım. Ve o ara metinlerde çıkınca bir de baktım ki ben aslında  hikâye kitabı yazmıyormuşum da roman yazıyormuşum. Bunu bana başkaları da söyledi. Yayınlanmadan önce editörüm, edebiyat ajansım söyledi. Ondan sonra da  bu minvalde devam etti ve edecek. Bu yedi ciltlik bir roman aslında. İlk cildi bu. Hemen hemen aynı hacimde altı kitap daha var ve özellik şu; her biri İstanbul’un bir semtinde geçiyor. Bu kitap Kadıköy’de geçiyor, ikinci kitap Şişli, Feriköy ve Osmanbey taraflarında geçecek ve böyle devam edecek. Amacım yakından tanıdığım İstanbul’da  yaşamış olan insan hikâyelerini bir araya getirerek günümüze ait bir  roman çıkarmak. Bu kitapların hepsi günümüzde geçiyor. Geçmişe yönelik değiller. Ama artık yaşını başını almış insanlar var. 70-80 yaşında insanlar var. Elbette onlar bugün yaşıyorlarsa da hatıraları ile de yaşadıkları için geçmişe gidebiliyoruz ama neticede hepsi bugüne ait hikâyeler.

-Sizin dışarıda gördüğünüz birine yakıştırdığınız hikâyeler

Onlara yakıştırdığım evet. Mesela o kişiyi bir tramvayda görüyorum, Moda’da çay bahçesinde görüyorum, bir mezecide görüyorum. Herhangi bir yerde gördüğüm, herhangi bir insan. Ben hayatın içinde olmayı da çok seven bir yazarım. Şehri gezmeyi severim, genelde bir yerden bir yere giderken çok acelem yoksa eğer toplu taşıma araçlarına binmeyi alışkanlık haline getirdim. Onların başında da vapur yer alır. Dolayısıyla  her yerde ilgimi çeken insanlarla karşılaşma ihtimalim oluyor. Ama anlattığım insanlar benim gördüklerim. Belki gerçekte çok farklı insanlar bunlar.

-“Kesişen ve birbirine dokunmayan hayatlar” diyorsunuz değil mi?

Ben hayatın bu yönünün çok anlamlı olduğuna inanırım hep. Bir takım insanlarla hayatlarımız kesişebiliyor  veya kesiştiğinin farkına varmıyoruz. Eğer kısa bir süreliğine de olsa yollarımızın kesiştiği insanları yakından tanıma imkanını bulursak belki hayatımız değişebilir diyorum ama olmuyor. Örneğin farkettiyseniz bu romanda Funda ile İhsan veya Funda ile Zehra birdenbire bir araya geliyorlar ama bunun farkına varmıyorlar. Farkında olsalar çok şeyler yaşanacaktır ama olmuyor.  Hayatta biraz böyle galiba ve sanırım büyükşehirde yaşayan insanın  kaderi. Bu bana hikâye açısından müthiş iham veren bir durum.

-Sizde, edebiyat hayatınızda nasıl bir yerde bu seri?

Ben kitaplarım arasında eğer bu yedi cildi de tamamlamayı başarabilirsem , iyi bir yerde duracağına inanıyorum. Neden? Çünkü benim yazdığım kitaplar, tümü değilse bile birçoğu İstanbul’un bir dönemine aitti. Örneğin, “İstanbul Bir Masaldı”, 1920’ler- 1980’ler arasındaki İstanbul’u anlatıyordu. “Karanlık Çökerken Neredeydiniz?”, 1970’li yıllara  ait İstanbul’u anlatıyordu. Sonra “Lunapark Kapandı”, 1990’lı yıllara ait bir İstanbul’u anlatıyordu. Yani hep böyle birşey var. İlk kez bu romanda  bugüne ait hikâyeler anlatıyorum. Bu sebeble de bu beni heyecanlandırıyor. Bugün yaşayan insanalara ait hikâyeler anlatıyorum. Bu yüzden de bu hikâyelerin belki bugünün insanları tarafından ilgi görebileceğine ama aynı zamanda da gelecek de başka türlü ilgi göreceğine inanıyorum. Yani mesela, 2119’a kadar okunmaya değer bulunursa bu kitaplar, yüzyıl öncesinin insanları neler yaşamışlar, ne gibi kaygılara kapılmışlar, neler tercih etmişler birilerinin görmesini istiyorum.

-Siz seviyor musunuz bugünün  İstanbul’unu?

Bugünün İstanbul’unu kimi yönleri ile seviyorum, kimi yönleri ile sevmiyorum. Ama doğrusunu söylemek gerekirse bugünün İstanbul’unda eski İstanbul’u seviyorum. Yani bugünün İstanbul’unda yeni İstanbul’u sevmiyorum ve dolayısıyla orada da anlatılacak fazla birşey bulamıyorum. Bir ruhu, bir tarihi olan İstanbul’u seviyorum. Bir yerde, İstanbul’un herhangi bir mahallesinde, bir ruh, bir tarih varsa orası günümüzde bile farklı bir kimlik edinebiliyor. Mesala Kadıköy’ü bu yüzden seviyorum. Kadıköy’e çıktığınızda çok yaşlı insanlar görebileceğiniz gibi çok genç bir nüfusta çıkabiliyor karşınıza, çok dinamik bir nüfusta çıkabiliyor karşınıza. Ben  Kadıköy’ün bu özelliğini çok seviyorum. Ama belli bir yaşa gelmiş herkes gibi ben de zaman zaman “ya bizim gençliğimiz daha iyi idi” gibi duygulara kapılıyorum. Yeni neslin bazı alışkanlıklarını bazen yadırgıyorum, bazen de büyük bir sempati ile karşılıyorum. Sempati ile karşıladıklarım arasında şu var: Çok mizah güçleri olduğuna inanıyorum. Müthiş bir bir mizah yetenekleri olduğuna inanıyorum. Bizim kuşağımızda olamayan bir mizah yetenekleri olduğuna inanıyorum.  Ama öte yandan yeteri kadar bilgili olmadıklarına inanıyorum yeni kuşağın. Yeteri kadar kitap okumadığını düşünüyorum. Ama tabi bu herkes için geçerli değil. Genellemeler her  zaman hatalı olma riski taşır. Değişik duygularım var ama ben İstanbul’u seviyorum.

-İstanbul’u seviyorsunuz. ”İstanbul Bir Masaldı”, “İçimdeki İstanbul Fotoğrafları” ve bu son seriniz yine İstanbul üzerine. Siz de Napolyon gibi dünya bir ülkeden ibaret olsa başkenti İstanbul olurdu diye düşünüyor musunuz?

Yok o kadar abartmıyorum. Ayrıca Napolyon’un bu lafı gerçekten söyleyip söylemediğinden de emin değilim. Söylemiş olabilir ama benim tanıdığım Napolyon’un bu sözü söylemiş olması biraz zor. Belki gerçekten o anda bir duyguya kapılıp söylemiştir veya bir elçiye söylemiş olabilir.  Ben İstanbu’un dünyanın en güzel şehirlerinden biri olduğunu samimi olarak  düşünüyorum ama o kadar da değil.

-“ Bir Şehre Gidememek” adlı bir de öykü kitabınız var. Eserlerinizde şehirlerin önemini öğrenebilir miyiz?

Ben açıkcası özellikle romanın bir şehir ürünü olduğunu düşünüyorum. Hatta burjuvazinin ürünü olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla şehir benim için çok  büyük önem taşıyor. Şehir kavramı benim için çok büyük önem taşıyor. Şunu da söyleyebilirim, Dünya Edebiyatı’nda çok sevdiğim, beni çok etkilemiş olan, bana yol göstermiş olan birçok yazarın belirli şehirlerle özdeşleşmiş olması benim hoşuma gidiyor. Kafka’nın Prag’la kurduğu bağ, Dostoyevski’nin St. Petersburg’la kurduğu bağ gibi. Bütün bunlar düşünüldüğünde açıkcası beni çok etkiliyor. Kendime de küçük bir pay çıkarıyorum. Ben de  İstanbu’la bir bağ kuruyorum.

-Yazamak istediğiniz başka şehirler var mı?

Bu güzel bir soru. Aslında yazmak istediğim başka şehirler var. Hangileri diye sorarsanız; bunlardan biri Venedik. Ama o da bir su şehri. İkincisi Toledo, üçüncüsü yine İspanya’da bütün Endülüs bölgesi. Dördüncüsü Paris. Bunları yazmak isterim aslında ama ben edebiyatta yerelliğin çok önemli olduğuna inanıyorum. Yani şöyle söyleyeyim. Edebiyat evrenseldir. Bir kere o kesin. Ama o evrenselliği derinleştiren de edebiyatın yerelliğidir. Yani şöyle, ben eğer Kore’li, Arjantin’li, Norveç’li, bir okura sesleneceksem bu benim evrenselliğimden kaynaklanacaktır. Bir de benim bir yerelliğim olmalı. O yerellik İstanbul benim için. Şimdi dolayısıyla öteki şehirleri  ifadeye gelince, o şehirlerde yaşamış olanlar, o şehirlerle içselleşmiş olanlar zaten edebiyatlarında anlattılar. Ben şimdi Venedik’i  bir yabancı olarak, bir Türk olarak anlatabilirim. Yani şimdi Paris’i o kadar yazar, şair, o kadar güzel anlatmış ki benim onlarla rekabet edebilmem mümkün değil. Ancak kendi bakış açımla anlatabilmek isterim. İçselleştirmiş olmak  çok büyük önem taşıyor. Bunlar gelecek planlarım arasında.

-İstanbul’un bir kokusu olsa ne olurdu sizce?

Tek bir koku ise deniz ve balık. Ama tabii çeşitlendirebiliriz. Bunlara ek olarak taze çekilmiş, kavrulmuş kahve kokusu, mısır çarşısındaki baharat kokusu gibi kokuları da bunlara eklenebilir. Ama galiba benim için İstanbul öncelikle deniz ve balık demek.

 -Kitaplarınızda futbol ve yemekte önemli bir yerde. Nasıl etkiliyor yazılarınızı bu temalar?  

Altmışlı yaşlarımı sürüyorum. Beni gerçek anlamda çok heyecanlandıran çok az şey kaldı. Fubol, Fenerbahçe. Yemek yapmak, yemek yemek. Kitap okumak, kitap yazmak. Bunlar benim değerlerim. Bunlar  benim hayatımın heyecanları. Bunları paylaşmak, bunların yazının içinde yer almaları, bunları değerli unsurlar olarak okura sunmak bana heyecan veriyor. Bir yemeği paylaşmak, bir yemeği anlatmak bana heyecan veriyor. Bu sebeble yemek benim romanlarımda vardır. “Karanlık Çökerken Neredeydiniz?” de bir sezonun unutulmaz maçlarını anlatmıştım. Futbola merak sarmış gönül vermiş başka yazarlar da var. Albert Camus bir futbol hayranıdır. Gabriel Garcia Marquez bir futbol hayranıdır. Bunlar çok önemli yazarlardır. Aziz Nesin, Haldun Taner’in de futbol hikâyeleri vardır. Ama tabi ben futbolla ilgili bir kitap yazarsam kapağı mutlaka sarı-lacivert olacak.

-“Size Pandispanya Yaptım” da pek çok yemek tarifi vardı değil mi? Babaanenizin tariflerini vermiştiniz. Yeni tarifler deniyor musunuz?

 

Orada bir hayalimi gerçekleştirdim. İronik şekilde yemek tariflerinin verildiği bir roman yazmak istedim. O nedenle o kitap benim için özel bir yerde duran sevdiğim romanlarımdan biridir. Yeni tarifler deniyorum. Hem babaannemin mutfağından  öğrendiklerim, bir de onların  üzerine çeşitlemeler yapıyorum ve bunu yaparken de çok eğleniyorum. Çünkü babaanem olsa çok kızardı.

-“Mutsuz geçen çocukluğum sayesinde yazar oldum” diyorsunuz. Nasıl bir çocukluk geçirdiniz ve yazar olmayı hayal etmiş miydiniz? Neydi Mario Levi’nin hayalleri?

Aslında ilki doğru yalnız bir çocuktum. Uyumsuz bir çocuktum. Hem çocukluğum hem de ergenliğim zor geçti. Yazar olmanın kaynağında da bu varmış. Doktor olmak gibi bir hayalim vardı ama sınavlarda puanım tutmadı.  Yazar olmak hayallerimin arasında mıydı? Hayallerimin arasınday-dı diyemeyeceğim. Hayallerimin arasınday-mış diyeceğim. Çünkü sonradan fark ettim bunu. Neden bunu söylüyorum? Çünkü okulda iken kompozisyon yazmayı çok severdim, iyi de yazardım. Ondan sonra günlük tutardım, önemserdim de bu işi. Haliyle doğrusunu söylemek gerekirse bir hazırlık varmış. 13-14 yaşlarında iki tane roman yazma denemem oldu ama 15. sayfadan sonra devam edemedim.

-Konularını hatırlıyor musunuz?

Çok ilginç konuları vardı, hiç unutmadım. Bir tanesi kırklı  yaşlarının ortalarında bir adam ki o zaman benim için kırklı yaşlar inanılmaz ilerisi  geliyordu. Ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğreniyor ve doktorlar  kendisine yaşamak için sadece altı ayının kaldığını söylüyor. Bu altı ayı nasıl geçirecek? Diğeri de evlerini terk etmiş, evsiz kalmış çocuklar ve bir adam  var. Onları bir yerde topluyor ve kötü davranıyor, dilendiriyor. Tam bir Kemalettin Tuğcu romanı.

Demek ki bir yazar olma hayali varmış. O da ne zaman açığa çıktı. Üniversite ilk sınıfta bir arkadaşımın telkini ile ilk öykülerimi yazmaya başladım. Çocukluğum hazırlamış beni. Ortada bir sorun yoksa niçin yazasın ki, bir sorun var ki yazıyorsun. İster bu sorun bireysel olsun, ister toplumsal olsun fark etmez. Mesele ile olan mücadelem beni bu buralara getirdi.

 -O dönemlerde de kitap okur muydunuz?

Her zaman iyi bir okuyucu oldum. Lisenin son sınıfında iyi bir okuyucu olmaya başlamıştım. Ama asıl iyi okurluğum üniversite yıllarındadır. 19-23 yaşları arasında çok kitap okudum. Bütün temelimde o günlerde yapmış olduğum ısrarlı, hatta delicesine yapmış olduğum okumalar var. Seçerek okuyordum. Bir takım klasikleri bilmek zorundaydım. Onları çok önemsedim. O günlerde yeni kitapları çıkan yazarları okumaya başladım. Selim İleri, Oğuz Atay onları çok önemsedim. Hem günümüzü takip ediyordum hem de geçmişin izini sürüyordum.

-Yazarken okuyucu nerede görüyorsunuz?

Aslında yazarken çok düşünmüyorum. Ama kitap bittikten sonra düzeltmeleri yaptığımda “bu kitabı şimdi kimler okuyacak?” diye kendime soruyorum. Ama bunun için kitabın bitmesi lazım. Neden? Çünkü artık elimde birşey var. Bu konuya kim, nasıl ilgi gösterecek, bu cümleye kim nasıl tepki gösterecek gibi soruları kitap bittikten sonra ancak soruyorum. Ne ortaya fikrin çıktığı aşamada, ne de yazma aşamasında okuru düşünüyorum. Böyle birşey yok.

-Önce olay örgüsü mü, karakter mi?

Bu kitapta karakter oldu. Diğer altı romanda da karakter çıkışlı bu seride. Bazı romanlarım da hikâye çıkışlıdır.”Lunapark Kapandı”, “Size Pandispanya Yaptım”, “Karanlık Çökerken Neredeydiniz?”, “Bu Oyunda Gitmek Vardı” hikâye çıkışlıdır. Bu seri ve bu kitabımdan önceki “Yanlış Tercihler Mahallesi” karakter çıkışlı. Demek ki değişiyor. Ama aslında karakter ile hikâye birbirini bütünleyen unsurlar. Yani karakter olmadan hikâye olmuyor. Hikâye olmadan da tek başına karakter hiç bir anlam taşımıyor. Mutlaka bir hikâye olması lazım.Bu konuda biraz muhafazakar bir duruşum var. Hikâye olmadan roman olmaz diyenlerdenim.

-Bu karakteri ben yazsaydım dediğiniz, çok sevdiğiniz karakterler var mı?

Birkaç karakter olmuştur tabii. Şimdi hepsini hatırlamayabilirim. Ama uzun yıllar Dostoyevski’nin “Karamazov Kardeşler” romanındaki Ivan Karamazov’u anlatasaydım iyi olurdu dedim. Yıllar sonra yaptığım ikinci okumada ise Dimitri Karamazov’u daha çok sevdim. Kafka’nın “Dava” romanındaki K’yı yazsam iyi olurdu dedim. Camus’un “Veba” romanındaki Doktor Rieux’u yazsam iyi olurdu dedim. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Huzur” romanındaki Mümtaz’ı yazsaydım iyi olurdu dedim. Onlar ilk aklıma gelenler.

-Sizin romanlarınızda sevdiginiz ve sevmediğiniz karakterler hangileri?

“Bu Oyunda Gitmek Vardı” da Kanada’da gece kulübü işleten Mario vardı, o öyle “pis adam” diyebileceğimiz adamlardan biriydi. Böyle eğlendiğim karakterler oldu tabii.  “Yanlış Tercihler Mahallesi”ndeki yaşlı kırtasiyeci Muhammer amcayı severim, yine aynı romandaki Pertev abiyi severim ve ayrıca bir de benim romanlarımdaki kadınlarım var. Mesela  “Yanlış Tercihler Mahallesi”ndeki Nedret karakterine tam  kelimenin tam anlamıyla aşık oldum. Gerçekte vardı da onu mu yazdım, hayır. Böyle bir kadın olmadı hayatımda. Sonra “ Bu Oyunda Gitmek Vardı” da ki Neval gibi. Ben kahramanlarımı zaman zaman severim, hayran olurum, zaman zaman kızarım. Tıpkı hayatıma girmiş insanlar gibi ilişkiler kurarım. Zaman zaman onlarla sevenirim, ağlarım. “Karanlık Çökerken Neredeydiniz”deki Necmi karakterini çok sevmişimdir.

-Kaybetmenin ihtişamı diyorsunuz kitabınızda, yaşadınız mı kaybetmenin ihtişamını?

Kaybettiğiniz anda tabiki mutlu olmuyorsunuz. Kaybetme duygusunun gösterdiklerinin çok değerli olduğuna inanıyorum. Kaybederek insan hayatı daha iyi öğreniyor. Kaybettiklerinden yola çıkarak hayatı daha iyi öğreniyor insan ve dolayısıyla bu anlamda kaybedilenler bir kazanca dönüşebiliyor.

-Düzenli yazıyor musunuz?

Düzenli yazıyorum. Bir anlamda da huzurumu ona borçluyum. Her gün çalışmaya gayret ediyorum. Bu benim için kaçınılmaz birşey. Genelde akşamları  21:00 gibi yatıp, gece 3:00 gibi kalkıyorum ve sabah 8:00’e kadar ara vermeden yazıyorum. Bunlar benim ritüellerim. Eğer yaz aylarında isek okul ve atölyeler yoksa çalışma saatim  günde altı-yedi saat hatta sekize kadar çıkabiliyor.

-Kimlerden, nelerden esinlenirsiniz?

Herşeyden esinlenebilirim. Yazarlardan, romanlardan, şiirlerden, şarkılardan, esinlenebileceğim gibi hayatın içindeki herhangi bir görüntüden, ayrıntıdan, kokudan da esinlenebilirim. 

-1970’lerden itibaren yazıyorsunuz. Kırılma noktalarınız oldu mu?

Oldu. İki-üç sene yazmadığım dönemlerim oldu hayatımda.  O da üniversiteyi bitirdikten sonraki dönemdi. 1980 ile  1983-84 arasındaki  dönem. O arada yazamadım. Çünkü yeni bir iş arayışı içindeydim. Meslek arayışı içindeydim. Kendimi var etmeye çalışıyordum. Yani sadece yazarlık yapamayacağımı anlamıştım. Bu yüzden bir ara verdim. Küskün, karanlık dönemdir. Böyle bir dönem oldu hayatımda.

-Richer Skaner “Kadife Bey” de kahraman Besteci Eric Sati, Araf’ta en değerli anısını seçmeye çalışır. Siz seçmek zorunda kalsanız hangi anınızı seçerdiniz?

Bir tek anı seçmek zoruda kalsaydım eğer hayatımda çok önemli yeri olan dedemin ölümü olurdu. Benim ellerimde öldü. O kötü bir anı olarak var. İyi bir anı olarak da Haldun Taner Öykü Ödülü’nü kazandığımı öğrendiğim  gün var. O yazarlık hayatımda önemli bir yerdir, dönemeçtir. O ödülü kazandıktan sonra yazar olabileceğime inanmıştım. Çok uzun yıllar oldu tabii.

-Son olarak “ Bir Cuma Rüzgârı Kadıköy”,ün, Cuma günü başlamasının bir sebebi var mı?

Hiçbir özel sebebi yok. Sadece Kadıköy’ü ilk kitap olarak seçmemim bir sebebi var. Kendimi daha çok Kadıköy’lü kabul ettiğim için Kadıköy’e torpil geçtim. Ama Cuma günü de haftanın en sevdiğim günlerinden biridir.

 

 

 

 

 

7 Nisan 2019 Pazar

ANAYURT OTELİ VE ZEBERCET




1921’de Manisa’da doğan Yusuf Atılgan, Manisa Ortaokulu’nun sonrasında dönemin önemli isimlerinin öğrenim gördüğü Balıkesir Lisesi’ne devam eder. Ardından İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirir. Ahmet Hamdi Tanpınar ve Nihat Tarlan’ın öğrencisi olur. İki yıl edebiyat öğretmenliği yapar ve sonrasında Manisa Hacırahmanlar Köyü’ne geri döner.  1976 yılında tekrar İstanbul’a geldiğinde Milliyet Gazetesi ve Can Yayınları’nda çalışır. 1989’da Moda’da vefat eder.
Bir kent romanı olan Aylak Adam’ı 1959’da Hacırahmanlar’da, taşrada geçen Anayurt Oteli’ni 1973 yılında yine Hacırahmanlar’da olduğu dönemlerde yazar.  Yarım kalan kitabı Canistan ise 2000 yılında yayımlanır. Öykülerinde genelde insandan hareket eden Atılgan’ın öykü kitapları “Bodur Minareden Öte”  1960 yılında, “Eylemci”  (Bütün Öyküleri) de 1992 yılında okurlarıyla buluşur. 
Edebiyatına baktığımızda Ahmet Hamdi Tanpınar, Samuel Beckett,  Albert Camus, Fyodor Dostoyevski etkilerini net olarak gördüğümüz Atılgan’ın Anayurt Oteli, 1963 yılında geçer ve 20 Ekim Pazar günü başlar,  gün adları ile ilerler, 22 gün sonra 10 Kasım’da da sona erer.
Keçecizade ailesinin konağı 1923 yılında Anayurt Oteli’ne dönüştürülür. Annesi konağa besleme olarak gelen Zebercet de, tren istasyonuna yakın Anayurt Oteli’ ne, babasının ardından yıllar sonra yetkili olur. 
İlkokul mezunu, taşralı, para ile ilgili bir sıkıntısı olmayan, otelin dışında mağdur ama otelde tamamen farklı bir karakter olarak gördüğümüz Zebercet’in otelde bir kimliği vardır. Asıl konusu; kahraman ve kahraman karşısında toplumun iletişimsizliği olan Anayurt Otelin’de okurla da iletişime geçmez Zebercet.  Başkaları ile iletişim kurmaktansa ölümü tercih eden Zebercet’in asıl korkusu ölüm değil, başkaları ile iletişim kurmak ve onlar tarafından yargılanmaktır.
Mutlak yalnızlık, yalnızlıktan çıkma umudu ve hayal kırıklığı olmak üzere üç ana konuda ilerleyen Anayurt Oteli’nde,  Zebercet,  Ankara’dan Gecikmeli Trenle Gelen Kadın ve Otel üç ana karakter olarak karşımıza çıkıyor.
Erken doğan Zebercet’in isminin konma anından başlayan hor görülme, çocukluğunda ve askerde yaşadıkları ile devam eder. Sonrasında “Ankara’dan Gecikmeli Trenle Gelen Kadın”la beraber umut dönemi başlar. Böylece rutinin dışına çıkar, “Ankara’dan Gecikmeli Trenle Gelen Kadın”ın  düzgün iletişim kurması, teşekkür etmesi ile umuda kapılan Zebercet kendine yeni takım alır, bıyığını kestirir, ortalıkçı kadını uyandırmaz ve sigaraya başlar.  “Ankara’dan Gecikmeli Trenle Gelen Kadın”ın otele geri dönme umudunun bittiği anda hayal kırıklığı döneminde farklı eylemlere yönelir, içkili mekana, sinemaya gider. Umut döneminde horlanma yaşamazken hayal kırıklığı döneminde tekrar horlanmalar başlar ve ortalıkçı kadını öldürmesi de o dönemde gerçekleşir.
Toplumsal öğelerin ön planda olduğu Anayurt Oteli’nde, Zebercet’in ruh halini eylemlerinden yola çıkarak çözümlenebilirken, yaşadığı olayların sebepleri ancak bir olayı anımsadığında okura açık edilir. Zebercet’in erken doğumuyla başlayan, arızalı denebilecek gelişiminin başlangıç noktası ise adının konulduğu andır. Anayurt Oteli onun için bir anlamda ana rahmi- ana kucağıdır. Ortalıkçı kadın ise onun için adeta ana rahmi ya da ana kucağı ile temas kurduğu objedir. Dolayısıyla hayal kırıklığı döneminde öldürdüğü de aslında kendisidir. Tüm bunlar, kendinden vazgeçmeye başladığı an yaşanır.
Anayurt Oteli, aslında bu coğrafyadır ve Zebercet de bir göstergedir. Otelin tenekeden mermer üzerine oturtulmuş bir tabelası, bir de yönlendirme levhası vardır. Otelde iki tane de tablo asılıdır. Bir takım objeler duvardan indirilir ve tekrar asılır. Sonunda da karakter kendini asar ama öykü ölüp ölmediği ikilemiyle biter.
Biçim olarak iletişimsizliğinin yansıtıldığı Türk Edebiyat tarihinde önemli bir yere sahip olan “Anayurt Oteli”  1987’de aynı adla Ömer Kavur tarafından sinemaya aktarılmış, sinema tarihimizde kült filmler arasında yerini almıştır.

12 Şubat 2019 Salı

Ece Erdoğuş Levi


Ece Erdoğuş Levi ile son kitabı ve edebiyat üzerine konuştuk
                                                  

- Beşinci kitabınız Her Şeyi Baştan Anlat geçtiğimiz günlerde yayımlandı.  Romanda, kahramanımız Özlem’in gözünden otuz beş karakter tanıyoruz. Ana hikâye nasıl ortaya çıktı, yazmaya nasıl karar verdiniz?   Bu kadar farklı karakteri bir romanda anlatmak nasıl bir deneyimdi?
Her şey tek tek devrilen domino taşları gibi ilerledi aslında. Her fikir, her tesadüf birbirini bulup beni bu romanın yoluna çıkardı. Şöyle ki önceki romanım Tuhaf Hikayeleri Sever misiniz?’in başkahramanı Jaklin akıl hastanesine pek çok kez girip çıkmış biriydi ve o romanda da birkaç sahne akıl hastanesinde geçiyordu. Bir gün edebiyat ajanım Nermin Mollaoğlu’yla kitap üzerine konuşurken bu sahneleri özellikle sevdiğini söyledi, sonra birdenbire “Ece, neden akıl hastanesinde geçen bir roman yazmıyorsun?” dedi. O anın kendi doğallığı içinde doğdu bu fikir. Ben de “Çok güzel bir fikir” dedim ama unuttum tabii. Sonra Özlem’in hikâyesini anlatmaya başladım, insanı hasta edecek kadar şiddetli bir aşk hikâyesi vardı ortada, bir de baktım Özlem deliriyor. O noktada akıl hastanesinden başka gideceği hiçbir yer yoktu. Sonra Özlem’le birlikte tanıdım ben de hastanedeki hastaları bir bir. Yazarken en çok zevk aldığım romanım oldu. Çok sayıda karakteri anlatmak çok zevkli, çünkü yazar olarak hep bir yenilik duygusu içinde oluyorsunuz. Metnin dinamizmi açısından da çok kahramanlı olması katkı sağlıyor bence.

- Hazırlık aşamalarınızı, çalışmalarınızı öğrenebilir miyiz, hikâye akıl hastanesinde geçiyor, özel bir çalışma yaptınız mı?
Akıl hastanesi, “delilik” oldum olası ilgimi çeken bir mevzuydu, nasıl çekmesin? Genç kızlık yıllarımda odamın penceresi akıl hastanesinin korusuna bakıyordu. Sanırım bu romanın kökleri ta o günlere kadar uzanıyor. Özel bir çalışma olarak düşünmedim ama elbette akıl hastanesiyle ilgili pek çok belgesel ve sinema filmi izledim, kitap okudum, hastaneye gelip gidişlerim oldu. Son aşamada, romanı yazıp bitirdikten sonra, editoryal süreçte herhangi bir maddi hata olmasın diye, hastanede bizzat kalmış olan yazar arkadaşım Okay Uludok’a teyit ettirdim bilgilerimi. Mail’leştik. O da hızla cevapladı her sorumu sağ olsun. Bu yüzden de romanın başında kendisine teşekkür ettim, bire bir hastanede kalmış birinin bilgisi herkesten daha önemliydi benim için. Akıl hastanesi yazara, sunduğu özgürlükler kadar engel de olan bir mekân. Herkes her an istediği yere girip çıkamıyor, kadın erkek günün her saati koşulsuz bir arada olamıyor, orada çok keskin hatları olan bir “düzen” var. Bunun için çok titizlendim. 

-Romanda karşımıza çıkan karakterler ağırlıklı olarak kadın karakterler. Her Şeyi Baştan Anlat için bir kadın hikâyesi diyebilir miyiz, neler söylersiniz?
Evet, Her Şeyi Baştan Anlat benim için bir kadın hikâyesi, hatta “kadınlar romanı”. Çünkü oradaki herhangi bir kadın hikâyesini alsanız ondan bir roman çıkar. Öyle ağır süreçlerden geçmiş, bu sürüklenmede, belki de son güçleriyle akıl hastanesine tutunmuş kadınlar var. Yoksa herhangi bir yerde, dünyanın herhangi bir yerinde kayıp olacak kadınlar. Sanki hayatlarının altındaki fay hattı kırılmış, onlar da bu koca depremden sağ kurtulmuşlar, etraf yıkık dökük, yakınlarını kaybetmişler, hayatta kalmalarının iyi ya da kötü oluşunu sorguluyorlar. Böyle yüzlerce, binlerce kadın hikâyesinin ortasında yaşıyoruz. Bu roman Özlem’den çok onların. Özlem’inki de bu hikâyelerden geçerken hayatın “öteki” yüzünü tanıma, kendindeki gücü bulma, tek başına yürüme yolculuğu. Her iki bakımdan da bu bir kadınlar romanı. 

- Romanda Jaklin, Özlem’e sormuştu, ben de size sormak istiyorum, Ece Erdoğuş Levi tuhaf hikâyeleri sever mi?
Tuhaf hikâyeler sevilmez mi? Hele ki yazarsanız. Aslında hep severdim “tuhaf” hikayeleri. Bir süre tiyatro oyunculuğu yaptım, üniversitede tiyatro okudum, örneğin o günlerde en çok sevdiğim absürt tiyatroydu, hâlâ Beckett ve Ionesco özeldir benim için. Şimdi bunu hatırlayınca o günlerden “tuhaf” olana bir düşkünlüğüm varmış diyorum. Çünkü bir şeyin “tuhaf” olması, çok katmanlı olmasını çağrıştırıyor bana. Bir dönüşümü, başkalaşmayı, karşılaştırmayı ve “yeniliği” çağrıştırıyor.

-Ece Erdoğuş Levi yazmaya nasıl karar verdi, yazma serüveninizi öğrenebilir miyiz?
Bir kararla olmadı aslında. Kitapların büyülü dünyası yüzünden oldu. Edebiyatı hep severdim ama yazar olmak düşüncesi çok iddialı geliyordu. Okudukça yazmaya daha çok çabaladım. Çok çalıştım. Bu kendi doğallığında gelişen bir süreç oldu. Çünkü yolumu yazarak buldum. Yazarak kendimi sağalttım. O zaman hayat bana “yazmayı” getirdi desem yanlış olmaz. Kimi bedeller ödemenin hep bir kayıpla sonuçlanmayacağını da kitaplar ve yazı sayesinde öğrendim. Mutsuzluklarım mutluluklarımdan değerli bu sayede. Kitaplarımın macerasıysa şöyle, Kolpa ve Yok Olma Kılavuzu iki yıl arayla 2009 ve 2011’de yayımlandı. Sonra biraz durdum, karşılaştırmalı edebiyat yüksek lisansı yaptım, tez yazdım, kızım dünyaya geldi. Üç yıllık tamzamanlı bir annelik dönemi var orada. Sonra 2016’da Tuhaf Hikâyeleri Sever misiniz? ve bir yıl sonra da Dünya İçin Bir Şans adlı çocuk kitabım yayımlandı.

-Bir de çocuk kitabınız var. Nasıl bir tecrübeydi çocuk kitabı yazmak?
Her başlangıç zordur bilirsiniz, çocuk kitabı yazmak için de öyle oldu. Çocuk kitapları kendi içinde bambaşka kuralları olan bir dünya, yetişkin kitaplarından çok farklı. Çok daha özgür yanları da var, kısıtlayıcı yanları da. Örneğin bir fareyi konuşturabilirsiniz, elbette bunu hiç kimse de garipsemez. Ama bir farenin dış görünümünü sayfalarca tasvir etmemelisiniz, net olmalısınız, kafa karıştırmamalı, ne söylemek istiyorsanız söylemelisiniz, üstelik kısa cümlelerle. Bir paragraflık bir cümle de kurmamalısınız yani. Genelleyecek olursak, çocuk kitapları “aksiyon” üzerinden ilerler, oysa ben duyguları, görünmeyen gerçekleri bulmayı seven bir yazarım. Alın size bir zorluk daha! Yazar olarak bana katkısı da oldu çocuk kitabının. Çok sevdim ve çocuk kitapları edinmeye, okumaya devam ediyorum. Yeni kitaplar da yazacağım, hatta yeni projem yine bir çocuk kitabı dizisi.

- Son olarak “Kutsal Aşk” diye bir şey var mı ve bir işin içinde aşk varsa muhakkak delilik de var mıdır?
“Kutsal”, kadın ile erkeğin arasındaki aşk için çok büyük bir kelime. Kutsal kelimesi saf, kayıtsız şartsız ve ilahi olanı çağrıştırıyor bana, o halde “kutsal aşk” annenin çocuğuna ya da bir insanın Tanrı’ya duyduğu aşk için mümkün olabilirmiş gibi geliyor. Aşk büyük bir enerji barındırıyor içinde, bu da insanda kimi zaman mutluluk, kimi zaman da hüzün patlamalarına yol açabiliyor. Nitekim bahsettiğim bu gelgitler, bu enerji bana deliliği çağrıştırıyor, evet. Bir işin içinde aşk varsa delilik de vardır sanki. J
Teşekkür ederim. J
-

Semih Erelvanlı


Semih Erelvanlı ile Hep Kitap logosu ile çıkan bir distopya hikâyesi olan ilk romanı “Külleri” ve edebiyat-sinema üzerine konuştuk.  

                                                        
-Distopya hikâyesi yazmaya nasıl karar verdiniz? Külleri nasıl ortaya çıktı, hazırlık sürecinizi öğrenebilir miyiz?
Külleri’nde tartıştığım fikirlerle çok uzun zamandır içlidışlıyım zaten. O sorunların yakıcı tarafını sanatsal boyuta dönüştürerek paylaşmak istediğimde; sinema filmi izlemelerim ve edebiyat okumalarım içinde bilimkurgunun payını artırmaya başladım. O arada ele aldığım kimi kavramlarla ilgili teori çalışmaları da yaptım.
-Öyküleriyle tanınan bir yazarsınız. Roman yazmak nasıl bir deneyimdi?
Öyküden ve denemeden sonra roman üzerine odaklanmak, başlangıçta oldukça zorlayıcıydı. Ancak kurgunun daha ön planda olmasının yazara verdiği güç, süreç içinde gittikçe artan ölçüde bir haz sağladı bana. Ayrıca anlatmayı seçtiğim politik ve toplumsal meseleleri geniş bir okuyucu profiline uygun, dinamik ve akıcı biçimde sunma çabası oldukça öğretici oldu. Örneğin artık daha sabırlı olmayı, metnin tutarlılığını gözetirken daha özenli düşünmeyi başardığıma inanıyorum.
-Üçüncü Savaş’tan yaklaşık on yıl sonrasına, 2068’in sonlarına götürüyorsunuz romanınızda okuyucuyu. Başka neler bekliyor edebiyatseverleri Külleri’nde?
Külleri, dünyanın Kuzeybatı Birliği ve Güneydoğu Federasyonu olarak ikiye ayrıldığı bir dönemdeki olayları anlatıyor. Bu iki kutup arasında 2059 yılında yaşanan Üçüncü Savaş sonrasında, pek çok ülke gibi Jilmaya’da da hükümet verimsiz saydığı nüfusu azaltmak için kendi halkına karşı soykırım uygulamaya koyulur. Zamanla bu gerçeğin farkına varan idealist insanlar, farklı yollarla bu kıyımın önüne geçmeye çalışır, ancak başarısız kalırlar. 2068 yılına gelindiğinde; aralarından kimileri bir protesto yöntemi olarak intihara başvurur. Ancak hükümet, Zihin Tarayıcı Sistem sayesinde insanların aklından geçeni okuyabildiğinden bu planları öğrenir. Ve itibarının zedelenmemesi için keskin nişancılarını devreye sokarak intihar edecek olanları öldürmeye başlar.
                                                     

-2014’te ilk kitabı Bebek Arabasında Ayvalar yayımlandığındaki Semih Erelvanlı ile Külleri romanını yakın zamanda okuyucu ile buluşturan Semih Erelvanlı arasında edebi anlamda nasıl değişiklikler var, daha doğrusu kaleminde ve hayata bakış açısında farklar var mı?
Ben Borges’in kütüphane olarak düşlediği cennette, ağzından cımbızla laf alınan yazarları yedinci katta hayal etmişimdir hep. Buradan hareketle diyebilirim ki edebiyat yaratımında en çok umursadığım ilke, geçmişte de bugün de değişmedi: Sözcük israfından kaçınmak. Şimdilerde roman öyküye göre bir adım öne çıksa da, yeniliğin peşinde koşmayı, denenmemiş üslupları aramayı hep sürdürdüm.
Hayata bakışımdaysa özünde bir değişiklik görmüyorum. Anlamı, değeri bulduğum yer aynı çünkü: Sanat. İster alımlayarak, isterse üreterek… Yalnız güzel günlerin geleceğine yönelik umudumun biraz azalmış olduğunu hissediyorum. Beklediğim dünyanın saatinin çarklarındaki pasın silinmesine biraz daha var gibi. Yine de yılgınlıktan nefret eden zihnim, azalan iyimserliğimi telafi etmek için çaba harcamaktan vazgeçmiyor. Birkaç yıl öncesine göre biraz daha fazla olsa da…
-Kırmızı Pazartesi kitabının romanınızda ayrı bir yeri var. Kırmızı Pazartesi ve sayfalarının boşluklarına yazılan sorular… Neden Kırmızı Pazartesi?
Külleri’nde karşılaştığımız ilk karakter, vicdan muhasebesine giriştiği dönemde zihninde beliren soruları ve onlara verdiği tek yanıtı Kırmızı Pazartesi’nin sayfalarına yazıyor. Bu romanı seçmemin temel gerekçesi, oradaki hikâyeyle yaşadığımız dönem arasında paralellik görmem. O da şudur: Kırmızı Pazartesi’nin ana karakteri Santiago Nasar’ın öldürüleceğini kendi hariç herkes bilmektedir. Ancak kimse bu cinayeti önlemeye kalkışmaz. İnsanlıksa ne zamandır dünyanın geleceğinin yok edildiğini biliyor, fakat sesini yükseltip de eyleme geçerek bu büyük trajediyi durdurmaya çalışmıyor.
-Sizi etkileyen romanları ve yazarları öğrenebilir miyiz?
Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar, Knut Hamsun’un Açlık, Kafka’nın Dava, Márquez’in Başkan Babamızın Sonbaharı, George Orwell’in 1984 ve Hayvan Çiftliği, Ray Bradbury’ün Fahrenheit 451, Mario Vargas Llosa’nın Üvey Anneye Övgü, Peter Handke’nin Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi, Chuck Palahniuk’un Lanetli, Sadık Hidayet’in Kör Baykuş, Patrick McCabe’nin Kasap Çırağı, Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli, Orhan Pamuk’un Kara Kitap, Hasan Ali Toptaş’ın Gölgesizler, Burhan Sönmez’in Kuzey romanı ilk sayabileceklerim…
-Sinema yazılarınız ve İran Yeni Sineması üzerine bir kitabınız var. Sinemanın, hikâyeleriniz üzerinde nasıl bir etkisi oluyor?
Edebiyatta “Nasıl anlatmak?” sorusunun “Neyi anlatmak?” kadar önemli olduğuna inanıyorum. Sinema, bu soruya en iyi yanıtları bulduğum mecraların başında geliyor. Sürükleyici, akıcı ve dinamik metinler üretme, güçlü bir matematikle kurgu oluşturma açısından sinemanın sağladığı dayanağa çok değer veriyorum. Ayrıca karaktere uygun, gevezelikten uzak ve açık diyaloglar yazabilmek için de izlediğim filmlerden yararlanıyorum.

8 Ekim 2018 Pazartesi

Burhan Sönmez "Labirent"



                                 
 
Burhan Sönmez, KuzeyMasumlar  ve İstanbul İstanbul  ile Türkçe edebiyatın içinde kendine yer edinmiş önemli yazarlarımızdan.  Dördüncü kitabı Labirent, İletişim Yayınları etiketiyle okurlarıyla buluştu. İntihar etmek isteyen bir müzisyenin hikâyesini konu edinen Labirent’te geçmişle bugün içiçe geçiyor, toplumsal bellekle kişisel bellek birbirine karışıyor. Kendine has edebi dili ile okura yeni bir dünya kuran, yurt içi ve yurt dışında bir çok ödül kazanan  Burhan Sönmez’le son kitabı”Labirent” ve edebiyat üzerine söyleşi gerçekleştirdik.
-Ana karakter Boratin’in, hafızasını kaybetmesiyle başlayan roman ilerledikçe diğer karakterler de teker teker romana dahil oluyor. Boratin’in hikâyesi nasıl başladı, yazma sürecinde neler yaşadınız?
Yeni her kitapta olduğu gibi, ana fikrin peşinden gitmenin heyecanı, yavaş yavaş ayrıntılara yoğunlaşmaya dönüşür. Her ayrıntıda değişen fikirler, romanın akışını da değiştirir. Bu açıdan, Labirent, yazmayı istediğim roman olarak başladı ve yeni bir roman olarak bitti. Bu iki yan –bir paradoks halinde- iç içe geçer.
-Romanda geçmişle bugün içiçe geçiyor. Okur hem Boratin’in geçmişini, hem de kendi vicdanını arıyor. Hatıra, hafıza ve  vicdanın izinin sürüldüğü bir bulmaca olarak değerlendirebilir miyiz “Labirent” i, neler söylersiniz?
Herkes farklı yorumla okuyabilir, ama sizin sorduğunuz soru, benim aklımdan geçenlere yakın. Bunun muhasebesini yazar olarak tabii ki ben yapamam, çünkü yarattığım karakter (Boratin), birçok açıdan benden farklı biri. Ben daha çok onu tanımaya ve onu göstermeye çalıştım, pek çok yerde onunla aynı duygulara sahip olmasam da.
-“Labirent”te de diğer kitaplarınızda olduğu gibi karakterleriniz değişik isimlere sahip. Bu isimleri seçme nedeniniz nedir?
Bunun belirgin bir nedeni olduğunu söyleyemem. Sadece, nedenini bilmediğim bir istek bu, her romanda isim yaratmayı  seviyorum.
                                                          

-Bir insanın intiharının başarısız olması ve uyandığında neden intihar ettiğini hatırlamaması yeni bir başlangıç şansı olarak değerlendirebilir mi? Hafıza insanın zindanı olabilir mi?
İşte bunun cevabını bilmiyorum. Siz buna bambaşka bir cevap verebilirsiniz. Ben ise kendi cevabımı makale gibi yazmak yerine, Boratin adındaki birinin cevabını aramaya ve anlamaya çalıştım.
-Romanda baskın olarak kullandığız bir de müzik türü var, Blues. Buna nasıl karar verdiniz?
Düşünüp farkı tercihler arasından seçmedim blues’u. Daha baştan o vardı zaten. Blues sesi taşıyan bir roman yazmayı eskiden beri istiyor, tasarlıyordum.
-Türkiye Gazeteciler Cemiyeti 2011 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’ne değer görünen en genç yazar ünvanı sizin. Ödül almak, ünvanlar yazı yolunuzu nasıl etkiliyor?
Tek etkisi, herhalde, yazara daha çok çalışma isteği aşılaması. Başka bir etkisi olduğunu sanmıyorum.
-Son olarak sormadan bitirmek istiyorum röportajımızı, İstanbul’un, edebiyatın ve coğrafyamızın durumunu ve romanlarınız üzerlerindeki etkilerini öğrenebilir miyiz?
Gizli başkentler vardır hayatta. İstanbul da bu toprakların gizli başkentidir, hem edebiyatta, hem de sanatın diğer alanlarında. Yollar buraya çıkar. Herkes ona kendini rengini vermeye çalışır. Ben de kendimce öyle yapıyorum.


27 Temmuz 2018 Cuma

Postmodernizm ve "Gölgesizler"


                                                              


Bir süre önce katıldığım bir toplantı da Egem Atik moderatörlüğünde Postmodernizm: Hasan Ali Toptaş’ın Gölgesizler Romanında Kurmacanın Mutfağı başlığı altında postmoderniz roman ve Gölgesizler’i konuşmuştuk. O toplantıdan yola çıkarak Postmodern roman ve Gölgesizler üzerine yazım:
Postmodern(izm), merkezin kaybolduğu, görüntünün belirsizleştiği, kuralların yitirildiği, mega anlatıların terk edildiği, mantıksal ve etkisel doğruluğa ihtiyaç duymayan eleştirel bir görüş biçimidir. Yirminci yüzyılın son çeyreğinde Batı dünyasında mimari, resim, edebiyat ve daha birçok alanda ortaya çıkmıştır. Postmodern edebiyat ise insan deneyiminin anlamsızlaştığı,türlerin karıştığı,zaman ve mekânda kırılmaların olduğu,bireyselliğe ve öznelliğe odaklanan,geleneksel anlatı yapısının dağıldığı, şu ana  odaklanan, gerçeklik-hayal ayrımının silikleştiği, okurun yalnızlaştığı, metnin mutfağının okura açıldığı bir edebiyat türüdür.
Postmodern romanın özelliklerini listelersek; Çoğulculuk,üstkurmaca,parçalılık,metinlerarasılık,kopukluk, parodi, farklılık, polisiye ve gerilim,oyunsuluk,  tarih
Modernizm ve Postmodernizmi karşılaştırırsak;
Modernizm                                                            Postmodernizm
-form                                                                       -antiform
-amaç                                                                      -oyun
-tasarım                                                                  -rastlantı
-hiyerarşi                                                                -anarşi
-sanat nesnesi/bitmiş yapıt                                 -süreç/performans
-mesafe                                                                   -katılım
-yaratma/sentez                                                    -yaratmayı imha/antitez
-merkezlenme                                                         -dağılma
-tür-sınır                                                                   -metin-metinlerarasılık
-okunaklı(okuyucuvari)                                          -yazılabilir(yazarvari)
-anlatı/büyük tarih                                                 -anlatı karşıtı/küçük tarih
-belirlenmişlik                                                          -belirsizlik

Hasan Ali Toptaş, 1994’te yayımlanmamış romanı  Gölgesizler ile Yunus Nadi Roman ödülü alır. Hikâye İstanbul’da bir başlar. Günlük hayatından sıkılıp bunalan berber bir gün dükkândan çıkar ve yolu bir köye düşer. Köydeki berberde yıllar önce ansızın ortadan kaybolmuştur. Bunun üzerine onun dükkânı yeni berbere kiralanır ve berberin yeni hayatı başlar. Köyün en güzel kızı Güvercin de  dikkat çeken karakterlerdendir. Güvercin’de bir gün ansızın kaybolur ve gizemli hikâye böyle devam eder. Postmodern anlatımın önemli noktalarından olan yokluk düşüncesi şehirde ve köyde geçen tuhaf olaylarla ve kaybolan insanlarla aktarılmaktadır. Köyde anlatılan olaylar, anlatıcı, zaman ve mekân, kişiler farklıdır ve kahramanlar muhtar, karısı, Reşit, bekçi, ve Cıngıl Nuri’dir.
Gölgesizler neden postmodern?
Hasan Ali Toptaş’ın eserlerinde bütünlüklü bir olay örgüsünün olmayışı, anlatım biçimini kusursuzlaştırma çabası ve zamansal düzensizlikler öne çıkmaktadır. Anlamsız ve hiçbir nedeni yokken kaybolan insanlar ve yazarın dahi açıklayamadığı olayların gerçekleşmesi irrasyonel durumun en açık göstergesidir. Toptaş, romanda bütünlüklü bir öyküye yer vermezken anlatım tekniği ve dilsel özellikleri metnin merkezine koymaktadır.
İki anlatısal katman, anlatıcı-yazar ve kurmacanın mutfağı, dağılan iktidar;yazar, devlet, din, yokluk, bolluk ve kayıp, okurla oynanan oyunlar, tekinsizlik hissi, gerçeküstü öğeler, aynalar ve gölgeler yazarın romanda kullandığı postmodern öğelerdir.
Gölgesizler,insanın kendi içinde varlığını bulmak için kaybolması ve bunun bir oyunla anlatımıdır ve postmodern ögelerin hemen hemen hepsi başarıyla kullanılmıştır.
Oyuna örnek verirsek s.6;
“Hâlâ roman yazıyor musun sözgelimi, onu anlat.”
“Yazıyorum,” dedim kuru bir sesle. Hemen ardından, gözlerimi aynanın üstüne kaldırarak onu n yaptığı resme baktım. Karakalemle yapılmış iri bir güvercin resmiydi bu; sigara dumanından sararmıştı biraz, kenarları kıvrılmıştı.
Devlet-iktidara örnek verirsek s. 197;
... Ne de olsa devlet vardır karşısında. Bu yüzden sigara da tellendirememiştir tabii, çaresizlik içinde, o gülüşün yarasıyla kıvranıp kalmıştır.
Aynı isimle Ümit Ünal yönetmenliğinde filme uyarlanan Gölgesizler’de Taner Birsel, Selçuk Yöntem gibi yetenekli oyuncuların bulunduğu kadroya,  Candan Erteçin’de   müzikleri ve konuk oyunculuğu ile dahil olmuş.