yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Haziran 2020 Cumartesi

Jale Sancak ile "Tanrı Kent" ve edebiyat yolculuğu



                                                            

                                Sevgili Jale Sancak'la mürekkephaber sitesi için yaptığımız röportaj.
On sekiz İstanbul semtini on sekiz öykü ile anlattığınız  “Tanrı Kent”in hikâyeleri nasıl çıktı, neydi size bu öyküleri yazdıran?

-Yazdığımız her şeyde sorgulanmasını, tartışılmasını, görülmesini istediğimiz meseleler vardır. İşte bu meseleleri anlatabilmek için biçilmiş kaftandı mega kent. Böylece birbirlerine çok yakınken çok uzak durmayı yeğleyenleri, görmezden gelinen, hep dışarıda bırakılmak istenen ötekileri, imkânları ve imkânsızlıkları, göçü, dönüşüm ve rantı, vahşi düzenin açtığı yaraları,  bunların yanısıra bozulan dokuyu, dünden bu güne değişimleri ve yitirilenleri ve şehrin binbir yüzünü aktarabilecektim. ‘Tanrı Kent’ öykülerini yazmamın nedeni bu.

2009’da yazdığınız  “Tanrı Kent ve Yitik Şarkılar” ve 2020’de yazdığınız  “Tanrı Kent” arasında  geçen zaman içinde  Jale Sancak ve İstanbul’da neler değişti?

-Değişimden ziyade çoğalma var. Daha çok yoksulluk, daha çok ayrımcılık, eşitsizlik, daha çok yıkım, betonlaşma, rant, daha çok karbon monoksit ve doğanın tüketilişi. Ben de daha keskin, daha öfkeliyim.

 Öyküleriniz başında o semtlerle ilgili afişler, yazılar var. Nasıl bir hazırlık süreci  geçirdiniz on sekiz öyküyü yazarken?

-O semtlerde gördüğüm afişler, yazılar semtin karakteristiğini veriyor, onun için kullandım. Semtin sosyal yaşantısının birer özeti gibi hepsi de.  Sözgelimi modern mi muhafazakâr mı hemen anlamak mümkün. O nedenle afişlerin yanı sıra semtin tüm dekorunu, hatta restoranları, kafeleri, mağazaları, güzellik merkezleri ve bu tür şeyleri özellikle kullandım öykülerde. Hepsi bize bir şey söylüyor. Orada kimler, nasıl yaşar. Çünkü ‘Tanrı Kent’in dile getirmek istediği  asıl şey bu günün insanlık halleri. Yaşadığım, sık bulunduğum, çok iyi bildiğim yerlerin dışında özellikle yazmak üzere gittiğim birkaç semt var. Hacı Hüsrev, Sulukule, Çarşamba gibi. Yazmadan önce oraları seyrettim bir süre, yanı sıra insanlarla konuştum, sorular sordum, bazen de fotoğraflar çektim. Böyle böyle oluştu.

Jale Sancak İstanbul’u üç kelime ile anlatsa, hangi kelimeleri kullanır?

-Üç kelime… Peki, üç kelimeyle tanımlamak hayli zor olsa da çirkin, güzel ve vahşi diyebilirim.

Öykülerinizde Tarlabaşı, Etiler, Bağdat Caddesi, Sulukule gibi birbirinden farklı semtler var. Sizin İstanbul’unuz hangi semt?

-Ruhunu tümüyle yitirmemiş tarihi semtler daha çok.  Galata, Fener, Samatya, Beyoğlu gibi. Çocukluğum Tarlabaşı ve Beyoğlu’nda, o güzelim tarihi dokunun içinde geçti. Uzun yıllar boyunca Boğaz’da Bebek’te yaşadım. Şimdi de Erenköy’de oturuyorum. Ne var ki Bebek yahut betonlaşmış, kentsel dönüşüme teslim olmuş, estetik atmosferi kaybolmuş Erenköy benim İstanbul’um değil.   

İstanbul’dan başka şehirleriniz var mı sizi etkileyen, yazılarınıza etki eden?

-Bazen anlatacağınız mesele belirler coğrafyayı. Bir etkilenmeden ziyade gereklilik ya da mecburiyettir bu. Elbette başka şehirlerde, mekânlarda geçen öykülerim de var. Sözgelimi Mardin bunlardan biri. Antep de öyle. Ülkenin doğusunda geçen bir  roman yazdım daha sonra. Hatta  bazen gerçekte var olmayan şehir ya da mekânlar yaratırız. Düş ürünüdür onlar bütünüyle. Çünkü ana konuyu aktarmak için en elverişli yer orasıdır.
                                                             

Öykülerinizde toplumsal olayları farklı karakterlerle yazıyorsunuz. Nasıl bir yol izliyorsunuz yazarken ve yazmaya başlamadan önce? Karakter, olay örgüsü süreci nasıl başlıyor?

-Konu ve temayı önceden belirlediysem, onları en iyi biçimde aktarabileceğime inandığım karakter ya da karakterleri seçip üzerinde çalışmaya başlıyorum. Sözgelimi ‘Tanrı Kent’te, Hacı Hüsrev öyküsünde biri hırsız diğeri tam tersi iki karakter oluşturdum çatışmayı yaratabilmek için. Üstelik bu hırsız karakter oradaki gerçekliği gösterebilmem için gerekliydi. Daha sonra da  bazen en başında bazen de yazarken bu karakterlerin neler yaşayacaklarını, olup bitecekleri, başka bir deyişle olay örgüsünü oluşturuyorum. Kimi zaman da tam tersi olabiliyor, bir karakter beliriyor önce, tersine bir işleyişle yazılıyor o zaman öykü ya da roman.

Yazı hayatınızda öykünün yerini öğrenebilir miyiz?  Öykü yazmak - roman yazmak  tanımı Jale Sancak’ta nasıl?

-Roman yazmama rağmen Sabahattin Ali gibi ben de öykücü addederim hep kendimi.  Üzerinde çalıştığım tür ne olursa olsun bir öykücü gibi düşünür, metne öyle yaklaşır, öyle davranırım. Bu hem türün özelliklerini sevmemden, benimsememden hem de çok uzun yıllar boyunca sadece öykü yazmamdan kaynaklanıyor olabilir. Öykü her zaman önceliklidir. Roman ise   kafamdaki meseleleri anlatmaya ancak roman izin verebilir diye düşündüğümde yazı yolculuğuma dahil oluyor.

 Yazmakla, edebiyatla tanışmanız nasıl oldu? Yazmalıyım diye bir karar anınız oldu mu?

-Çocuk yaşta, ne olduğunu pek de bilmeden verilmiş bir karardı. Bazen ben bile şaşırıyorum. Gene çocuk yaşta okuduğum kitaplar beni öylesine güzel zehirlemiş  -iyi ki zehirlemiş- ki kararım hiç değişmedi. Tabi bu durumun nedeni içine doğduğum ortam, sanatsever, kitap kurdu bir ailem olması ve  bu erken tanışma diye düşünüyorum.

Yazmak isteyenlere, yeni başlayanlara neler önerirsiniz?

-İlk sırada klasik önerimiz çok okumak, çok yazmak var. İkincisi, okunan  tüm usta işi yapıtların, anlatma biçimlerine, olay örgüsüne,  karakterlerin,  dilin nasıl yaratıldığına, epeyce dikkatli, hatta biraz da ders çalışır gibi bakılmalı. Üçüncüsü her dönemde moda olan konular, ilgi gören temalar vardır.  Bunlara takılmadan sadece heyecanlandıran, kışkırtan, mesele edinilen konular yazılmalı özgürce. Yazma yolculuğunda süreklilik önemlidir. Hiç değilse çalışılan metne her gün birkaç cümle, birkaç satır yahut bir paragraf eklemek, onunla bağı kopartmamak çok iyi olur. Kimi zaman da metni tekrar tekrar okuyup tartmak, eklemek, çıkartmak yol alınmasına katkı sağlayacaktır. Son olarak da başka sanat dallarıyla, sözgelimi müzik, sinema, resim, mimari ile ilgilenilmesini öneririm. Farklı görme biçimleri, anlatma teknikleri, bir kılavuz misali yazarken  yaratımı kolaylaştıracaktır.






12 Şubat 2019 Salı

Ece Erdoğuş Levi


Ece Erdoğuş Levi ile son kitabı ve edebiyat üzerine konuştuk
                                                  

- Beşinci kitabınız Her Şeyi Baştan Anlat geçtiğimiz günlerde yayımlandı.  Romanda, kahramanımız Özlem’in gözünden otuz beş karakter tanıyoruz. Ana hikâye nasıl ortaya çıktı, yazmaya nasıl karar verdiniz?   Bu kadar farklı karakteri bir romanda anlatmak nasıl bir deneyimdi?
Her şey tek tek devrilen domino taşları gibi ilerledi aslında. Her fikir, her tesadüf birbirini bulup beni bu romanın yoluna çıkardı. Şöyle ki önceki romanım Tuhaf Hikayeleri Sever misiniz?’in başkahramanı Jaklin akıl hastanesine pek çok kez girip çıkmış biriydi ve o romanda da birkaç sahne akıl hastanesinde geçiyordu. Bir gün edebiyat ajanım Nermin Mollaoğlu’yla kitap üzerine konuşurken bu sahneleri özellikle sevdiğini söyledi, sonra birdenbire “Ece, neden akıl hastanesinde geçen bir roman yazmıyorsun?” dedi. O anın kendi doğallığı içinde doğdu bu fikir. Ben de “Çok güzel bir fikir” dedim ama unuttum tabii. Sonra Özlem’in hikâyesini anlatmaya başladım, insanı hasta edecek kadar şiddetli bir aşk hikâyesi vardı ortada, bir de baktım Özlem deliriyor. O noktada akıl hastanesinden başka gideceği hiçbir yer yoktu. Sonra Özlem’le birlikte tanıdım ben de hastanedeki hastaları bir bir. Yazarken en çok zevk aldığım romanım oldu. Çok sayıda karakteri anlatmak çok zevkli, çünkü yazar olarak hep bir yenilik duygusu içinde oluyorsunuz. Metnin dinamizmi açısından da çok kahramanlı olması katkı sağlıyor bence.

- Hazırlık aşamalarınızı, çalışmalarınızı öğrenebilir miyiz, hikâye akıl hastanesinde geçiyor, özel bir çalışma yaptınız mı?
Akıl hastanesi, “delilik” oldum olası ilgimi çeken bir mevzuydu, nasıl çekmesin? Genç kızlık yıllarımda odamın penceresi akıl hastanesinin korusuna bakıyordu. Sanırım bu romanın kökleri ta o günlere kadar uzanıyor. Özel bir çalışma olarak düşünmedim ama elbette akıl hastanesiyle ilgili pek çok belgesel ve sinema filmi izledim, kitap okudum, hastaneye gelip gidişlerim oldu. Son aşamada, romanı yazıp bitirdikten sonra, editoryal süreçte herhangi bir maddi hata olmasın diye, hastanede bizzat kalmış olan yazar arkadaşım Okay Uludok’a teyit ettirdim bilgilerimi. Mail’leştik. O da hızla cevapladı her sorumu sağ olsun. Bu yüzden de romanın başında kendisine teşekkür ettim, bire bir hastanede kalmış birinin bilgisi herkesten daha önemliydi benim için. Akıl hastanesi yazara, sunduğu özgürlükler kadar engel de olan bir mekân. Herkes her an istediği yere girip çıkamıyor, kadın erkek günün her saati koşulsuz bir arada olamıyor, orada çok keskin hatları olan bir “düzen” var. Bunun için çok titizlendim. 

-Romanda karşımıza çıkan karakterler ağırlıklı olarak kadın karakterler. Her Şeyi Baştan Anlat için bir kadın hikâyesi diyebilir miyiz, neler söylersiniz?
Evet, Her Şeyi Baştan Anlat benim için bir kadın hikâyesi, hatta “kadınlar romanı”. Çünkü oradaki herhangi bir kadın hikâyesini alsanız ondan bir roman çıkar. Öyle ağır süreçlerden geçmiş, bu sürüklenmede, belki de son güçleriyle akıl hastanesine tutunmuş kadınlar var. Yoksa herhangi bir yerde, dünyanın herhangi bir yerinde kayıp olacak kadınlar. Sanki hayatlarının altındaki fay hattı kırılmış, onlar da bu koca depremden sağ kurtulmuşlar, etraf yıkık dökük, yakınlarını kaybetmişler, hayatta kalmalarının iyi ya da kötü oluşunu sorguluyorlar. Böyle yüzlerce, binlerce kadın hikâyesinin ortasında yaşıyoruz. Bu roman Özlem’den çok onların. Özlem’inki de bu hikâyelerden geçerken hayatın “öteki” yüzünü tanıma, kendindeki gücü bulma, tek başına yürüme yolculuğu. Her iki bakımdan da bu bir kadınlar romanı. 

- Romanda Jaklin, Özlem’e sormuştu, ben de size sormak istiyorum, Ece Erdoğuş Levi tuhaf hikâyeleri sever mi?
Tuhaf hikâyeler sevilmez mi? Hele ki yazarsanız. Aslında hep severdim “tuhaf” hikayeleri. Bir süre tiyatro oyunculuğu yaptım, üniversitede tiyatro okudum, örneğin o günlerde en çok sevdiğim absürt tiyatroydu, hâlâ Beckett ve Ionesco özeldir benim için. Şimdi bunu hatırlayınca o günlerden “tuhaf” olana bir düşkünlüğüm varmış diyorum. Çünkü bir şeyin “tuhaf” olması, çok katmanlı olmasını çağrıştırıyor bana. Bir dönüşümü, başkalaşmayı, karşılaştırmayı ve “yeniliği” çağrıştırıyor.

-Ece Erdoğuş Levi yazmaya nasıl karar verdi, yazma serüveninizi öğrenebilir miyiz?
Bir kararla olmadı aslında. Kitapların büyülü dünyası yüzünden oldu. Edebiyatı hep severdim ama yazar olmak düşüncesi çok iddialı geliyordu. Okudukça yazmaya daha çok çabaladım. Çok çalıştım. Bu kendi doğallığında gelişen bir süreç oldu. Çünkü yolumu yazarak buldum. Yazarak kendimi sağalttım. O zaman hayat bana “yazmayı” getirdi desem yanlış olmaz. Kimi bedeller ödemenin hep bir kayıpla sonuçlanmayacağını da kitaplar ve yazı sayesinde öğrendim. Mutsuzluklarım mutluluklarımdan değerli bu sayede. Kitaplarımın macerasıysa şöyle, Kolpa ve Yok Olma Kılavuzu iki yıl arayla 2009 ve 2011’de yayımlandı. Sonra biraz durdum, karşılaştırmalı edebiyat yüksek lisansı yaptım, tez yazdım, kızım dünyaya geldi. Üç yıllık tamzamanlı bir annelik dönemi var orada. Sonra 2016’da Tuhaf Hikâyeleri Sever misiniz? ve bir yıl sonra da Dünya İçin Bir Şans adlı çocuk kitabım yayımlandı.

-Bir de çocuk kitabınız var. Nasıl bir tecrübeydi çocuk kitabı yazmak?
Her başlangıç zordur bilirsiniz, çocuk kitabı yazmak için de öyle oldu. Çocuk kitapları kendi içinde bambaşka kuralları olan bir dünya, yetişkin kitaplarından çok farklı. Çok daha özgür yanları da var, kısıtlayıcı yanları da. Örneğin bir fareyi konuşturabilirsiniz, elbette bunu hiç kimse de garipsemez. Ama bir farenin dış görünümünü sayfalarca tasvir etmemelisiniz, net olmalısınız, kafa karıştırmamalı, ne söylemek istiyorsanız söylemelisiniz, üstelik kısa cümlelerle. Bir paragraflık bir cümle de kurmamalısınız yani. Genelleyecek olursak, çocuk kitapları “aksiyon” üzerinden ilerler, oysa ben duyguları, görünmeyen gerçekleri bulmayı seven bir yazarım. Alın size bir zorluk daha! Yazar olarak bana katkısı da oldu çocuk kitabının. Çok sevdim ve çocuk kitapları edinmeye, okumaya devam ediyorum. Yeni kitaplar da yazacağım, hatta yeni projem yine bir çocuk kitabı dizisi.

- Son olarak “Kutsal Aşk” diye bir şey var mı ve bir işin içinde aşk varsa muhakkak delilik de var mıdır?
“Kutsal”, kadın ile erkeğin arasındaki aşk için çok büyük bir kelime. Kutsal kelimesi saf, kayıtsız şartsız ve ilahi olanı çağrıştırıyor bana, o halde “kutsal aşk” annenin çocuğuna ya da bir insanın Tanrı’ya duyduğu aşk için mümkün olabilirmiş gibi geliyor. Aşk büyük bir enerji barındırıyor içinde, bu da insanda kimi zaman mutluluk, kimi zaman da hüzün patlamalarına yol açabiliyor. Nitekim bahsettiğim bu gelgitler, bu enerji bana deliliği çağrıştırıyor, evet. Bir işin içinde aşk varsa delilik de vardır sanki. J
Teşekkür ederim. J
-

Semih Erelvanlı


Semih Erelvanlı ile Hep Kitap logosu ile çıkan bir distopya hikâyesi olan ilk romanı “Külleri” ve edebiyat-sinema üzerine konuştuk.  

                                                        
-Distopya hikâyesi yazmaya nasıl karar verdiniz? Külleri nasıl ortaya çıktı, hazırlık sürecinizi öğrenebilir miyiz?
Külleri’nde tartıştığım fikirlerle çok uzun zamandır içlidışlıyım zaten. O sorunların yakıcı tarafını sanatsal boyuta dönüştürerek paylaşmak istediğimde; sinema filmi izlemelerim ve edebiyat okumalarım içinde bilimkurgunun payını artırmaya başladım. O arada ele aldığım kimi kavramlarla ilgili teori çalışmaları da yaptım.
-Öyküleriyle tanınan bir yazarsınız. Roman yazmak nasıl bir deneyimdi?
Öyküden ve denemeden sonra roman üzerine odaklanmak, başlangıçta oldukça zorlayıcıydı. Ancak kurgunun daha ön planda olmasının yazara verdiği güç, süreç içinde gittikçe artan ölçüde bir haz sağladı bana. Ayrıca anlatmayı seçtiğim politik ve toplumsal meseleleri geniş bir okuyucu profiline uygun, dinamik ve akıcı biçimde sunma çabası oldukça öğretici oldu. Örneğin artık daha sabırlı olmayı, metnin tutarlılığını gözetirken daha özenli düşünmeyi başardığıma inanıyorum.
-Üçüncü Savaş’tan yaklaşık on yıl sonrasına, 2068’in sonlarına götürüyorsunuz romanınızda okuyucuyu. Başka neler bekliyor edebiyatseverleri Külleri’nde?
Külleri, dünyanın Kuzeybatı Birliği ve Güneydoğu Federasyonu olarak ikiye ayrıldığı bir dönemdeki olayları anlatıyor. Bu iki kutup arasında 2059 yılında yaşanan Üçüncü Savaş sonrasında, pek çok ülke gibi Jilmaya’da da hükümet verimsiz saydığı nüfusu azaltmak için kendi halkına karşı soykırım uygulamaya koyulur. Zamanla bu gerçeğin farkına varan idealist insanlar, farklı yollarla bu kıyımın önüne geçmeye çalışır, ancak başarısız kalırlar. 2068 yılına gelindiğinde; aralarından kimileri bir protesto yöntemi olarak intihara başvurur. Ancak hükümet, Zihin Tarayıcı Sistem sayesinde insanların aklından geçeni okuyabildiğinden bu planları öğrenir. Ve itibarının zedelenmemesi için keskin nişancılarını devreye sokarak intihar edecek olanları öldürmeye başlar.
                                                     

-2014’te ilk kitabı Bebek Arabasında Ayvalar yayımlandığındaki Semih Erelvanlı ile Külleri romanını yakın zamanda okuyucu ile buluşturan Semih Erelvanlı arasında edebi anlamda nasıl değişiklikler var, daha doğrusu kaleminde ve hayata bakış açısında farklar var mı?
Ben Borges’in kütüphane olarak düşlediği cennette, ağzından cımbızla laf alınan yazarları yedinci katta hayal etmişimdir hep. Buradan hareketle diyebilirim ki edebiyat yaratımında en çok umursadığım ilke, geçmişte de bugün de değişmedi: Sözcük israfından kaçınmak. Şimdilerde roman öyküye göre bir adım öne çıksa da, yeniliğin peşinde koşmayı, denenmemiş üslupları aramayı hep sürdürdüm.
Hayata bakışımdaysa özünde bir değişiklik görmüyorum. Anlamı, değeri bulduğum yer aynı çünkü: Sanat. İster alımlayarak, isterse üreterek… Yalnız güzel günlerin geleceğine yönelik umudumun biraz azalmış olduğunu hissediyorum. Beklediğim dünyanın saatinin çarklarındaki pasın silinmesine biraz daha var gibi. Yine de yılgınlıktan nefret eden zihnim, azalan iyimserliğimi telafi etmek için çaba harcamaktan vazgeçmiyor. Birkaç yıl öncesine göre biraz daha fazla olsa da…
-Kırmızı Pazartesi kitabının romanınızda ayrı bir yeri var. Kırmızı Pazartesi ve sayfalarının boşluklarına yazılan sorular… Neden Kırmızı Pazartesi?
Külleri’nde karşılaştığımız ilk karakter, vicdan muhasebesine giriştiği dönemde zihninde beliren soruları ve onlara verdiği tek yanıtı Kırmızı Pazartesi’nin sayfalarına yazıyor. Bu romanı seçmemin temel gerekçesi, oradaki hikâyeyle yaşadığımız dönem arasında paralellik görmem. O da şudur: Kırmızı Pazartesi’nin ana karakteri Santiago Nasar’ın öldürüleceğini kendi hariç herkes bilmektedir. Ancak kimse bu cinayeti önlemeye kalkışmaz. İnsanlıksa ne zamandır dünyanın geleceğinin yok edildiğini biliyor, fakat sesini yükseltip de eyleme geçerek bu büyük trajediyi durdurmaya çalışmıyor.
-Sizi etkileyen romanları ve yazarları öğrenebilir miyiz?
Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar, Knut Hamsun’un Açlık, Kafka’nın Dava, Márquez’in Başkan Babamızın Sonbaharı, George Orwell’in 1984 ve Hayvan Çiftliği, Ray Bradbury’ün Fahrenheit 451, Mario Vargas Llosa’nın Üvey Anneye Övgü, Peter Handke’nin Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi, Chuck Palahniuk’un Lanetli, Sadık Hidayet’in Kör Baykuş, Patrick McCabe’nin Kasap Çırağı, Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli, Orhan Pamuk’un Kara Kitap, Hasan Ali Toptaş’ın Gölgesizler, Burhan Sönmez’in Kuzey romanı ilk sayabileceklerim…
-Sinema yazılarınız ve İran Yeni Sineması üzerine bir kitabınız var. Sinemanın, hikâyeleriniz üzerinde nasıl bir etkisi oluyor?
Edebiyatta “Nasıl anlatmak?” sorusunun “Neyi anlatmak?” kadar önemli olduğuna inanıyorum. Sinema, bu soruya en iyi yanıtları bulduğum mecraların başında geliyor. Sürükleyici, akıcı ve dinamik metinler üretme, güçlü bir matematikle kurgu oluşturma açısından sinemanın sağladığı dayanağa çok değer veriyorum. Ayrıca karaktere uygun, gevezelikten uzak ve açık diyaloglar yazabilmek için de izlediğim filmlerden yararlanıyorum.

8 Ekim 2018 Pazartesi

Burhan Sönmez "Labirent"



                                 
 
Burhan Sönmez, KuzeyMasumlar  ve İstanbul İstanbul  ile Türkçe edebiyatın içinde kendine yer edinmiş önemli yazarlarımızdan.  Dördüncü kitabı Labirent, İletişim Yayınları etiketiyle okurlarıyla buluştu. İntihar etmek isteyen bir müzisyenin hikâyesini konu edinen Labirent’te geçmişle bugün içiçe geçiyor, toplumsal bellekle kişisel bellek birbirine karışıyor. Kendine has edebi dili ile okura yeni bir dünya kuran, yurt içi ve yurt dışında bir çok ödül kazanan  Burhan Sönmez’le son kitabı”Labirent” ve edebiyat üzerine söyleşi gerçekleştirdik.
-Ana karakter Boratin’in, hafızasını kaybetmesiyle başlayan roman ilerledikçe diğer karakterler de teker teker romana dahil oluyor. Boratin’in hikâyesi nasıl başladı, yazma sürecinde neler yaşadınız?
Yeni her kitapta olduğu gibi, ana fikrin peşinden gitmenin heyecanı, yavaş yavaş ayrıntılara yoğunlaşmaya dönüşür. Her ayrıntıda değişen fikirler, romanın akışını da değiştirir. Bu açıdan, Labirent, yazmayı istediğim roman olarak başladı ve yeni bir roman olarak bitti. Bu iki yan –bir paradoks halinde- iç içe geçer.
-Romanda geçmişle bugün içiçe geçiyor. Okur hem Boratin’in geçmişini, hem de kendi vicdanını arıyor. Hatıra, hafıza ve  vicdanın izinin sürüldüğü bir bulmaca olarak değerlendirebilir miyiz “Labirent” i, neler söylersiniz?
Herkes farklı yorumla okuyabilir, ama sizin sorduğunuz soru, benim aklımdan geçenlere yakın. Bunun muhasebesini yazar olarak tabii ki ben yapamam, çünkü yarattığım karakter (Boratin), birçok açıdan benden farklı biri. Ben daha çok onu tanımaya ve onu göstermeye çalıştım, pek çok yerde onunla aynı duygulara sahip olmasam da.
-“Labirent”te de diğer kitaplarınızda olduğu gibi karakterleriniz değişik isimlere sahip. Bu isimleri seçme nedeniniz nedir?
Bunun belirgin bir nedeni olduğunu söyleyemem. Sadece, nedenini bilmediğim bir istek bu, her romanda isim yaratmayı  seviyorum.
                                                          

-Bir insanın intiharının başarısız olması ve uyandığında neden intihar ettiğini hatırlamaması yeni bir başlangıç şansı olarak değerlendirebilir mi? Hafıza insanın zindanı olabilir mi?
İşte bunun cevabını bilmiyorum. Siz buna bambaşka bir cevap verebilirsiniz. Ben ise kendi cevabımı makale gibi yazmak yerine, Boratin adındaki birinin cevabını aramaya ve anlamaya çalıştım.
-Romanda baskın olarak kullandığız bir de müzik türü var, Blues. Buna nasıl karar verdiniz?
Düşünüp farkı tercihler arasından seçmedim blues’u. Daha baştan o vardı zaten. Blues sesi taşıyan bir roman yazmayı eskiden beri istiyor, tasarlıyordum.
-Türkiye Gazeteciler Cemiyeti 2011 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’ne değer görünen en genç yazar ünvanı sizin. Ödül almak, ünvanlar yazı yolunuzu nasıl etkiliyor?
Tek etkisi, herhalde, yazara daha çok çalışma isteği aşılaması. Başka bir etkisi olduğunu sanmıyorum.
-Son olarak sormadan bitirmek istiyorum röportajımızı, İstanbul’un, edebiyatın ve coğrafyamızın durumunu ve romanlarınız üzerlerindeki etkilerini öğrenebilir miyiz?
Gizli başkentler vardır hayatta. İstanbul da bu toprakların gizli başkentidir, hem edebiyatta, hem de sanatın diğer alanlarında. Yollar buraya çıkar. Herkes ona kendini rengini vermeye çalışır. Ben de kendimce öyle yapıyorum.


22 Eylül 2014 Pazartesi

İclal Aydın ve "Bir Cihan Kafes"



“Kalpten gülümseyenleri hemen ayırt ederim.”diye   yazmış romanında. Demek ki insan kalpten gülümseyince, sahici gülümsemeleri anlıyor diye düşündüm ben de İclal Aydın’la tanışınca. Romanı aslında geçen yaz okumuştum ama düzenli bir bloğ yazarı olmayınca beğendim hakkında yazılar yazmak  istediğim kitap ve filmler masamda kalıyor. İclal Aydın’la, ’ İclal Aydın’la Gündüz Düşleri Atölyesi’nde  tanışma, konuşma, anıları paylaşma, yeni anılar sahibi olunca ‘ Bir Cihan Kafes’i tekrar okumak ve bloğuma eklemek istedim. Notlar alarak, altını çizerek, ‘beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın’ şarkısını tekrar tekrar  dinleyerek okudum bu sefer.


Samire, Yaşar, Lorin’in sıcak hikayesi. Üçünün de yaşamlarından etkilenmek, yeri geldiğinde ‘Ben bu kadar acıyı nereye koyacağım?’ diye sormak, Yaşar’ın babaannesinin Yaşar’ı doyurmak içim memesinin ucuna bal sürüp vermesini, babaannemin, babamın vefatından sonra  bana her sabah ‘kuşlar getirdi diyerek yastığının altından kağıtlı çikolata vermesini hatırlayarak  gözyaşları içinde okumak.


‘Anne karnında her şeyden ve hepsinden evvel kalbin, sonra omuriliğin beliriyor. Ardından da tomurcuk açıyor ellerin. Kalbin önceliği var hepsinin içinde. Bir insanın yumruğu kadardır kalbi derler. Demek ki kalbin kadar insansın. Avucunun içine düşen kalp kadar merhametin.. Kibir, bir virüs gibidir. Bünyede bekler. Kendine güven, cesaret, güç, dik başlılık hatta tevazu bile içerir en başta. Onun ne vakit kibre dönüştüğünü taşıyan anlamaz kimi zaman.  Elbette gücünü kaybetmiş bünyedeki en zayıf düşmüş anı bekler kendini göstermek için…satırlarını okurken Doruk ve  Ethem’le kavga etmek.


…Samire’nin bir gün Lorin’e dediği gibi, ‘’kararında yalnızlık iyidir. Ötesinden kork işte! Allah iki şeyi sevmez kızım. Israrlı günahı ve  isyanı. Mutsuzlukta bu kadar ısrar edersen bir gün isyan edersin. Bu da ısrarlı günaha girer… Kalk artık kaldır başını!” satırlarını okurken kendimle kavga etmek.


“ Fırtına herkesin başında eser ama sadece bazılarının çiçekleri dökülür”, “Yalnızlığı iyi ders edersen rütbe alırsın”, “Kendi dünyanın direği sensin!”,  sözlerini unutmak istememek.


…”İnsan kızgınlığı, nefreti unutuyor. Bir tek pişmanlığı unutmuyor. Pişmanlığım benimdir zira. Hür irademle yaptığım seçimlerin neticesidir. “ cümlesinin   yaşanmışlığını  hatırlamak.


…”Tutkuyla aşık olanın ülkesi, sevdiğiyle kendinden oluşur. Doğrudur. Birbirlerinin sınırı olurlar. Her sınır mayın döşelidir öte yandan”… kelimeleri ile o sınırlarda dolaşmak.


…”Bıraktığı her ayak izi beni kendine daha çok çağırıyordu. Tek bir ömre sığması imkansız kederler vardır ayak izlerinde. Bu kadında bir cümle saklıydı sanki. Belki kendisinin bile henüz bilmediği…” satırları ile kendimde ve özellikle  İclal Aydın’da saklı olan diğer cümlelerin ortaya yeni romanlar olarak ortaya çıkmasını ümit etmek.


Yukarıda yazdığım ve yazamadığım pek çok düşünce, duygu içinde okudum romanı. Samire, Yaşar, Doruk, Lorin, Ethem, İclal Aydın, Ömür ve diğerleri vardı kitapta. Yaşanmışları, yaşanacakları çok sevdiğim bir yazarın hatta sadece yazar olarak yazıp bırakmak istemiyorum, İCLAL AYDIN’IN   kaleminden okumak büyük keyifti. Teşekkürler İclal Aydın.