söyleşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
söyleşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2021 Pazar

MÜREKKEPHABER'DE YAYINLANAN KISA FİLM SÖYLEŞİLERİ "BÜLENT ÇOLAK"

 

                                                    



-Sizi tanıyabilir miyiz?

İstanbul doğumluyum. Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde Sosyal Bilimler okudum. Lise yıllarında Kartal Sanat Tiyatrosu’nda başladı oyunculukla yolculuğum ve sinema, tiyatro, dizi olarak yoğun şekilde devam etmekte. Ben, oyunculuk yaparak kendi hikayemi anlatmaya çalışan biriyim diyebilirim aslında.

-“Sonsuz” kısa filmi üzerinden sorarsam, kısa filmde oynamayı kabul etmenizdeki en önemli unsur neydi?

Senaryoyu beğendim öncelikle.  Sonrasında yönetmenle buluştum, konuştum. Benim önceliğim yönetmene inanmam, onun dünyasına inanman. Bu filmde de Murat’a inandım (Murat Çetinkaya). Yazar ve yönetmen her kimse onunla baktığımızın yönün aynı olması benim için belirleyici nokta. Farklı pencerelerden baksak da manzaramız aynı ise  o zaman güzel oluyor yaptığınız iş.  Farsça’da bir deyim vardır. “Nazarın neyse manzaranda o olur.” Nazar, bakış açısı, manzarada, baktığın yer. Çok sinema bir cümle benim için.  Bir anlamda sinemanın tanımı. Yönetmenle de “Sonsuz” üzerinden Murat ile böyle kesişme oldu.  İyi hazırlanmıştı, projesine çok hakimdi. Böyle olunca da o filmde oynamamak hepimize haksızlık olurdu.

Sizin önceliğiniz hikâye ve yönetmene inanmak  diyebiliriz değil mi?

 Tabi ki  az önce de söylediğim gibi önceliğim  yönetmenle aynı manzaraya bakmak, hikayeye inanmak.

-“Kısa Film Söyleşileri” serisini hazırlarken yönetmenlere ortak olarak yönelttiğim sorulardan biri de “oyuncu seçimlerinde iş kısa film olunca zorluk çıkıyor mu, idi. Siz ne düşünüyorsunuz kısa film senaryoları gelince oyuncu olarak?

Ben yıllar önce öğrenci filmlerinde de oynadım, kısa filmlerde de rol aldım, şimdi 40’lı yaşlarımın başındayım kısa filmlerde halen rol alıyorum. Bu demek oluyor ki bu benim için amatör bir eylem değildi, devam eden bir aşk. Amatör’de adı üzerinde Amor’dan geliyor aşkla yapmak demek. Profesyonel’de Romalı askerler paralı asker demek. Yani amatör ruhlu profesyonel oradan geliyor. Amatör aşkla yapmak. İşini aşkla yapan profesyonel manasında. Durum böyle olunca yollar kesişiyor ve uzun metraj veya kısa film fark etmiyor oyuncu olarak.

Kısa filmi şöyle de düşünebiliriz.  Maraton koşarsınız ama oyuncu olarak 100 metrede de kendinizi denemek isteyebilirsiniz. Bu oyuncu olarak bakışınız ile alakalı aslında. Aktör olarak kendimi de sınamak istiyorum aslında ve senaryo - yönetmenle aynı payda da buluşunca güzel işler ortaya çıkıyor.

Kısa filmi hikaye gibi de görebilir miyiz, uzun metraj- kısa film, roman- hikaye gibi bir benzetme yapabilir miyiz?

  Evet, kısa filmi hikâye gibi görebiliriz aslında  çok daha arı, duru ve yoğunluklu.  Edebiyattan sinema uyarladığımızda uzun ve kısa hikayeler aslında. Katmanlı bir uzun metraj içinde  çok katmanlı duygu durumları ya da popüler deyimiyle  video klip sahneler olabilir. Kısa filmde başka deneyimlerle oyunculuk alanında farklı deneyimler yaşayabilirsiniz bu anlamda ama  sistem açısından bakınca da  bu çok başarılı kısa film olsa da oyuncu olarak kariyerinize etkisi olmuyor.

-Türkiye’de kısa film  bazı yönetmenler açısından uzun metraj için bir basamak olarak değerlendirilebiliyor. Oyuncular açısından da böyle bir değerlendirme söz konusu olabilir mi?

Benim için uzun metraj için bir basamak değil.  Uzun metrajın bütçesel bir yönü olabilir tabii. Uzun metraj olunca bütçe de büyüyor. Ülkemizde kısa filmler çoğunlukla yönetmenin ve güvendiği birkaç ekip arkadaşının kısıtlı zaman ve koşullar altında gönüllü çalışması ile gerçekleşiyor. Ama oyuncu açısından kariyer üzerine çok odaklanmak bir oyuncuyu kendini keşiften uzaklaştırır. Oyuncunun kör noktasıdır kariyer bence. Kariyere takılırsanız kör olursunuz, kesmez olursunuz.  Bağımsız bir şekilde yol almak lazım. Ben uzun metraj veya kısa film olarak düşünmüyorum.  “Bu maceranın, hikâyenin içinde olmak istiyorum” diye bakıyorum. Bu bana keyif veriyor. Oynamadığım bir rol var orada.  Bazen hikâyenin çatısı eksik olabiliyor ama rol çok etkileyici oluyor ama ben onu deneyimlemek istiyorum. Bile isteye hata yapıyorum orada.

Sizin oyuncu olarak kısa film sektöründe olumsuz olarak deneyimleriniz var mı?

Başta da söylediğim gibi ben  oyunculuk yaparak kendi hikayemi anlatmaya çalışıyorum. Bu yolda da tabi ki karşılaştığım olumlu veya olumsuz pek çok durum oluyor. İnsan riyakar bir varlık.  Bana göre sanatın  kendisi insanın  komplekslerden  arınmak için çok güzel bir soyutlama. Hepimizin kompleksleri var ve insan olma sürecinde  bu farkındalığı taşıyabiliyorsak  ne mutlu bize. En azından farkındayız ve sanatımız  icra ederek komplekslerimizden  arınıyoruz, kendi hikayemizi anlatmaya çalışıyoruz.

Filmin sonunda da çalışmayı elimizde cd veya link  görmek istiyoruz, arşiv açısından olsun, kendi performansımızı değerlendirmek açısından, en azından verdiğimiz emeğe saygı olarak.

Yıllar evvel evimi taşıyacağım gün yine kısa film çekilecek ve yönetmenin başka günü yok. Ben o günümün %75’inde Beylikdüzü’nde filmde çalıştım. Ben evimde olamadığım için  taşınırken sorun  yaşandı. Sonuçta filmde beklediğim gibi çıkmadı, kurguda başarılı değildi. Oyuncu olarak  ben işe büyük bir aşkla baktım, üzerime düşeni yaptım ama filmin cd si elime bile geçmedi.

Bu sorun daha önceleri sık oluyordu, şimdi o kadar yaşanmıyor.  Onu da şöyle düşünüyorum,  yönetmen açısından iyi bir iş ortaya çıkmayınca geri dönüş yapmak istemiyorlar oyuncuya ama ben oyuncu olarak çalışmanın sonunda yönetmen açısından iyi de olsa kötü de olsa o çalışmanın  bir şekilde elimde olmasını istiyorum.  

7 Temmuz 2021 Çarşamba

MÜREKKEPHABER'DE YAYINLANAN KISA FİLM SÖYLEŞİLERİ "MEHMET TIĞLI"

 

                                                       


-Sizi tanıyabilir miyiz?

1970, İstanbul doğumluyum. Sinemayı çok seven bir ailenin içinde doğdum ve büyüdüm. 1950’lerde annem Beşiktaş’ta yeni gelen hiçbir filmi kaçırmayan sinemasevermiş.  Ben Kadıköy Acıbadem’de açık hava sinemalarında, tahta sandalyeler üzerinde film seyretme şansını yaşadım.  İlk hatırladığım film, açık havada seyrettiğim “Hababam Sınıfı” idi.  Abim ve ablamda  çok meraklıydı sinemaya, onlarla   “Guguk Kuşu”” gibi sanatsal filmlere giderdik, böylece sinemanın sanatsal boyutunu erken yaşlarda bu şekilde keşfettim. Bir dönem  seyrettiğim filmin eve gelir devam senaryosunu yazardım. Sonra üniversitede sinema okumak istedim ama yaşadığımız zamanlarda ailem ne kadar sinema ile ilgili olsa da başka bir meslek seçmemi istedi ve İşletme Bölümü’nü seçtim. Ama sinemadan hiç kopmadım. Marmara Üniversitesi’nde 1989 yılında ilk defa “Türk Filmleri Festivali” yaptık. O dönemin popüler filmlerini getirdik. Arkasından oyuncular ve yönetmenlerle söyleşiler hazırladık. Macit Koper, Nur Süer, Tunç Başaran’ı ağırladık. Sonrasında İfsak’ta sinema atölyesine yazıldım. Çok iyi kadrodan dokuz  hafta eğitim aldık. Kimler vardı; Bilge Olgaç, Aytekin Çakmakçı, Hilmi Etikan. Hilmi Etikan, kısa film ustasıdır, duayen, kısa filmi Türkiye’de yayan kişidir. Sinema Teorisini, Işıl Özgentürk’ten, yönetmenlik dersini Bilge Olgaç’tan aldım. Pek çok şeyi yerinde gidip gördük. Dijital sinemada yoktu, her şey manuel, zaman maliyetinin , fiziksel maliyetin çok yüksek olduğunu zamanlar.  Sonrasında da 1992 yılında “Orhon Murat Arıburnu Sinema- Edebiyat Yarışması” vardı. O yarışmada birincilik aldım. Orhan Oğuz, Macit Koper, Şerif Gören vardı jüride. Sinema ütopyasıydı aslında yazdığım. İsmi  “Siyah Perde”.  O ödül beni çok motive etti. 93 yılında tekrar katıldım. İkincilik ödülü aldım. O dönemin popüler yapımcısından  teklif geldi. Ben çok sıcak bakmadım projeye ve uzun süre sadece izleyici olarak devam ettim sinemaya.

-Kısa film çekme kararını nasıl aldınız?  Kısa film hazırlık ve çekim sürecinde sizi neler zorladı? Hazırlık süreçlerinizi anlatır mısınız? 

 2004 yılında “Orhon Murat Arıburnu Ödülleri” için jüri olma teklifi geldi. Orada genç kuşak yönetmen arkadaşlarla tanıştım. Elimde çok iyi senaryo vardı ve  Hüseyin Alemdar çok ilgilendi. Cast belirlendi, okuma provası başladı. Dijital sinema da olmadığı için maliyeti  yüksek olacağı için askıya aldık, o projeyi. 2010 yılında “Sayılamayan Yıldızlar” adlı öyküm ile  İş İnsanı  Nurdan Tümbek  ilgilendi. Gökyüzündeki takım yıldızlarından etkilenmiştim yazarken. Fantastik bir kitaptı. Orada” İkiz Yıldızlar”  diye bir öykümü, ilk  filmim olarak onun yapımcılığımda hayata geçirdik. Kitlesel fonlama yaptık. Benim için amatör diyebileceğim ilk filmim. İlk defa kameranın arkasına geçtim. İlk olmasına rağmen çok büyük başarılar elde etti. Bu bana ileride yapacağım işlerim içinde umut verdi.

2016’da da aynı kitaptan başka bir öyküye film çektim. “Yüksek Kalori”, obez bir çocuğun ebeveynleri ile yaşadığı çelişkileri komedi tarzında anlatıyor. Sanal ilişkiler, internette tanışılan arkadaşlıklar vardı.  Ayla Algan, Doğa Konakoğlu ile çalıştım. Doğa  komedi oyuncusu idi  ama filmde çok iyi dram oynadı ve ödül aldı. Bu film sayesinde Ayla Aygan’la çok güzel dostluğumuz oldu halen devam eden.

 “Bir Vapur Masalı” ve sonrası benim için  farklı dönemdir, kırılma noktasıdır.  Kemik, güzel bir ekip oluşturdum o dönem.  Ben film çekerken her şeyle bire bir ilgileniyorum, o hazırlık heyecanını da çok fazla yaşıyorum.  Hatta besteyi alıyorum,  sonra stüdyoya giriyorum, belli yerlerde müdahale ediyorum, neyse ki anlayışlı müzisyen arkadaşlarla çalışıyorum. Böyle olunca filmin müziği de iyi oluyor, içime siniyor. İlk filmlerimde müziği biraz fazla kullandım.  Bazen film müziği  filmdeki duyguyu öldürüyor. Görüntüyle veya oyuncuyla vermek istediğiniz duygunun önüne geçiyor. Son dönem filmlerinde daha minimal, kararında kullanıyorum. Hatta “Çınar”  filmimde sadece finalde müzik var. Tamamen ortam sesi. Türkiye’nin en iyi ses teknisyenlerinden Erdil Semiz’le çalıştım. Ortam sesiyle duyguyu aktarabildik.

“Bir Vapur Masalı”, gerçek bir hikâyeye dayanıyor. Bu olayı aynen bir vapurda yaşadım, vicdan muhasebesi yaptım ve  bu hikayeyi hayata geçirmek istedim.  2018’in soğuk bir Şubat günü-bunu bilhassa tercih ettim, olayı yaşadığım günde öyle bir gündü- oyuncularda o soğuğu hissetsin istedim gerçek kahramanlar yaşadıysa- iki gün boyunca başarılı çekim süreci geçirdik. Ama öncesi, izin alma süreci zordu.  Sirkeci- Adalar hattında çektik. Normalde Karaköy- Kadıköy hattında yaşamamıştım ama süre açısından zor olacaktı bizim için. Sürekli yolcu değişecekti ve bu harekette filmin dokusunu bozacaktı. 2 gün sürdü çekim  ve sonuçta içime sinen bir iş oldu. Yüksek ses kullandık özellikle. Senaryoyu bir günde yazdım. Benim mentorum  İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın  Baş Dramatürü Hilmi Zafer Şahin. Yazdığım  bütün senaryolarımı önce ona okuturum. Okudu ve çok etkilendi. Daha önceki senaryolarda düzeltmeler  yapmıştı. Bunda düzeltecek bir yer bulamadı. Aslında otizm birçok filmde konu edildi ama bu filmde ters köşelerimiz oldu.

Daha sonra kurmaca bir hikayem vardı. Gazete haberlerinden gördüğüm, etkilendiğim ölüm, yas, aile içi iletişimsizlik, kadına  yönelik psikolojik şiddetinde olduğu bir hikaye. 2019 Ocak ayında  “Spizella” Türk- Alman ortak yapımı olarak çekildi.  61 tane ödülü var. Türkiye’de kısa film tarihinde en çok ödül alan film. Dünyanın farklı ülkelerinde yarıştı.

Spizella’nın bu başarısı ile durmadım. Alzhemier konusunu ele aldım. Sabah işe giderken ATM’lerde bir amca gördüm 70’li yaşlarında. Tuşlara gelişi güzel basıyor ve bu şekilde Üsküdar iskeledeki bütün ATM’leri gezdi. Çocuk gibiydi, benim ailemde de olduğu için alzhemier olduğunu anladım. “Çınar” filmi de böyle ortaya çıktı. Senaryoyu da 1 saatte yazdım ve  2019 Kasım ayında  14 dakikalık film çektik. Çınar ağacının yapraklarının döküldüğü zamanı tercih ettim. Kurumuş olması gerekiyordu, metafor açısından. 119 seçkisi, şu anda da 49 ödülü var.

“Refuge”, Suriye ve Iraklı İki mültecinin hikayesi. Gerçek hikayelerden yola çıkarak yazdım senaryoyu. Bu filmde  amaç şuydu benim için; “Ötekileştirme vardır hepimizde “bu kıyafet yakışmamız” deriz en azından. Burada da yabacılar üzerinden yapılan ötekileştirmeyi işledim. Üniversite mezunu bir Suriyeli, beyaz yakalı, yabancı, lgbt.

-Aslında yukarıda konuştuk ama çektiğiniz kısa filmlerin senaryolarında çıkış nedenleriniz neler oluyor, daha doğrusu neler size bu senaryoları yazdırıyor?

 Görmek istemediklerimiz aslında senaryolarımın çıkış noktası. Birebir yaşadığım olaylar, gazetede okuduğum haberler, tanık olduklarım çıkış noktası oluyor ve bu şekilde senaryo- film ile  hayata geçirmek istiyorum.

Bugüne kadar yaptığım iki film “Çınar” ve” Bir Vapur Masalı” Uluslararası Tıp Konferanslarında da gösterildi. Çok büyük övgüler aldık.  İki filmde de tıbbi açıdan hata yapmamak için çok çalıştım, destek aldım. Emek verilen senaryo ve filmlerinin böyle önemli alanlarda kullanılması da benim içinde ayrıca gurur kaynağı tabi.

                                                               


-Filmlerinizde oyuncu seçiminde nelere dikkat ediyorsunuz, bu seçimlerde iş kısa film olunca zorluklar çıkıyor mu?

Aslında yazarken oturuyor. Oyuncu için rol yazmak değil de yazarken şu karakter şu oyuncu tarafından oynansa iyi olur diyorum.  Şehir tiyatrosu kadrosundan bakıyoruz öncelikle. Egosuz oyuncularla oynamak en büyük şansım. Ayla Aygan çalışmaktan en zevk aldığım sanatçılardan biri,  ablam benim. Bir çok oyuncu da gönüllü oynuyor, ücret almak istemiyorlar ama ben emeklerine saygı duyduğum için ödeme yapıyorum.  Ama kısa film bağımsız olduğundan oyuncular oynamayı kendileri tercih ediyorlar. Oyuncular içinde kendi oyunculukları sergileme açısından bir alan oluyor.  Karakterlerimde farklı olduğu için dizilerden ve ana akım sinemadan oyuncular tercih ediyorlar rolleri.

-Yeni projeleriniz, uzun metraj film çekme  planınız  var mı?

Şu ortamda düşünmüyorum, ama pandemiden  dolayı değil, Türkiye şartlarında düşünmüyorum. Bu bir eleştiri. Türkiye’de film çekeceğiniz duyulduğunda herkes başınıza üşüşüyor. Eğer bir yerlerde tanıdığınız yoksa sizden baya baya haksız kazanç elde edilecek meblağlar isteniyor. Her yerden biri gelip sizi çekim esnasında rahatsız ediyor. Bunu bütçesiz kısa film çekerken bile yaşadım. Ne zaman Türkiye’de sanatçıya hak ettiği değer, destek verilir, devlet  desteği hak eden projelere dağıtılır, gerçekten işletmeler ticari kazanç gözetmeksizin sanatsal projelere inanarak sponsor olurlarsa uzun metraj çekerim.

 Yeni kısa film projem var, akıllı telefonla çekeceğim filmi. Filmin hikayesi gereği de öyle olacak. Dünyada da var örnekleri bunun. Şimdi onun çalışmalarını yapıyorum.   

-Kısa film, uzun metrajlı film çekmek için bir aşama mı, neler düşünüyorsun bu konuda?

Kişisel tercih tamamen. Uzun metraj olarak çıkmış biriyim. Kısa filme daha ısındım. Çok önemli yönetmenler kısa filmler çekiyor, bu da beni motive etti. Kısa filmin bir yaşı, ön koşulu yok.

-Kısa film festivalleri sizce yeterli mi, kısa filmlerin tanıtımı ve devamı için?

Festivaller yeterli. Organizasyon açısından sıkıntılar var. Bunu çok fazla yurtdışında festivale katılan biri olarak söylüyorum.  En büyük sıkıntı iletişim. Yine önemli kısa film festivali, iki filmimin  seçildiğini bana mail atmıyor. Ve ben tesadüf öğrendim. Böyle bir şey olamaz. Seçilen filmin maili göndermiyor. Seçilmeyince dikkate alınmıyorsun ama bu başka, iletişim konusunda zayıf kalıyor bazı festivaller.

Bu arada gençlere en önemli tavsiyem ilk başta ücretsiz olanları tercih etmeleri. Özellikle öğrenci festivalleri ücretsiz. Bazı film festivallerinin katılım ücreti çok zorluyor

- Meslek hayatınızda kısa filmi nasıl görüyorsunuz?

Yarı profesyonel olarak görüyorum. Öyle görmemim sebebi para kazanamıyor olmak. Kısa film yapısı gereği öyledir, hiçbir zaman tam profesyonel olamaz. Benim için meslek ama para kazandırmayan bir meslek.

-Son olarak sinema alanında sizi etkileyen filmler, yönetmenler hangileri?

Ben ne kadar yenilikten bahsetsemde klasikçiyim. Alfred  Hitchcock, John Ford,  Federico Fellini, Pier Paolo Passolini,  Lütfi Akat, Metin Erksan, Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan,  film üzerinden söylersem, Pelin Esmer “İşe Yarar Bir şey”, Emin Alper “Kızkardeşler”, Tolga Karaçelik “Kelebekler”

16 Haziran 2021 Çarşamba

MÜREKKEPHABER'DE YAYINLANAN KISA FİLM SÖYLEŞİLERİ "ZEYNEP ÜSTÜNİPEK"

 

                                                        


-Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz? Sinema ve Televizyon okumaya nasıl karar verdiniz?

Çocukluğum Küçükyalı’daki açık sinemada geçti. İpek Sineması babamın ailesinindi ve yaz aylarında hep o açık sinemadaydım. Benim için sinema büyülü bir masal dünyasıydı ve meslek seçme vakti geldiğinde başka bir ilgi alanı yoktu çevremde. Üniversite yıllarım 80’lerin başına denk geliyor; İnternet yok, Televizyon bile yeni yeni gelişiyor, sinemayla ilgili yayın- kitap sayılı… Eğitim almak için Mimar Sinan Üniversitesi Sinema Tv Ana bilim dalı sınavlarına girdim o zamanlar yetenek sınavlarıyla kabul ediliyordu öğrenci. Kazanıp devam ettim…

-Kısa film çekme, kısa film yönetmenliği yapma nedenleriniz,  bu yola giriş sebebiniz neydi?

Kısa film aslında çok seçerek yöneldiğim bir kulvar değil. İlk kısa filmlerimi okulda sınavlar kısa filmlerle verildiği için çektim. Sonra öğrencilerimle atölyeler yaptım ve önce ben bir film çekip onları sete alıştırıyor sonra onların kendi setlerini kurmalarını gözlemliyordum o sırada da kısa filmlerim oldu. Hatta bazı atölye filmleri ödüller aldı. Kısa film benim için çok iyi bir saha araştırması. Mesela bir görsel çözümleme düşündüğümde önce bir kısa filmle oluyor mu nasıl daha iyi olur araştırmasını yapabiliyorum. Ya da bir senaryo geliyor diyelim aklıma kısa bir test çekmek istediğimde kısa bir filme dönüşüyor. Ama kendim için kısa film yönetmeniyim diyebilir miyim bilmiyorum. Bir şeyleri uzun uzadıya anlatmayı daha çok seviyorum ve aslında bu çok daha kolay. Kısa filmde bir olguyu kısacık bir zamanda anlatmak her zaman daha zor gelir bana.

- İlk kısa filminizi çekerken neler yaşadınız, hazırlık ve çekim sürecinde sizi neler zorladı? Hazırlık süreçlerinizi anlatır mısınız?    

Oldukça uzun zaman geçti üstünden ama dün gibi aklımda ilk kısa filmim. Atölye ödevimdi ve okulun stüdyosunda çekmek zorundaydık. O dönemin cihazları ağır ve pahalıydı o nedenle okul içinde çekim yapmayı tercih ederdik. Sınıf arkadaşlarım set ekibiydi ve dönüşümlü olarak herkes birbirinin setinde çalışırdı. Ekip ve ekipman kolayca sağlanmış olsa da dekor için ve oyuncu için çok çabaladığımı hatırlıyorum. Atmosfer önemliydi, boş ve soğuk bir stüdyoyu canlı bir yaşam ortamına çevirmemiz gerekiyordu. Kamyonetle eşya taşımıştık stüdyoya. Oyuncuyla günlerce çalışmıştım. Ve tabii post şimdi olduğu gibi bir laptop ile halledilemiyordu. 16mm film üzerine kayıt almıştık ve kurgu masası da yine okuldaydı. Sanırım şimdi film çekmek çok kolaylaştı. Ama şu var ki film çekme süreci hala maliyetli.

                                                            


-Türkiye’de kısa filme bakışı nasıl değerlendiriyorsunuz? Türk sinema tarihi içindeki yeri ve geleceği için neler düşünüyorsunuz?

Ben öğretim üyesiyken bazı jürilerde yer aldım ve kısa filme bakış açımızı hem kısa film üreten hem de kısa film değerlendiren biri gözünden anlatabilirim. Bana göre kısa film üreten biri alabildiğine özgür olmalı. Anlattığı konuyu ya da anlatış biçimini kısıtlayacak bir şeyler olmamalı ama ister istemez bir oto sansür çıkıyor karşınıza. Kısa film için bu özellikle çok daha fazla yaşanıyor bence çünkü fikir açık olmalı, kısaca seyirciye geçmeli, çarpıcılığı apaçık olmalı. Dolambaçlı yoldan anlatmaya çok vakit bırakmıyor. Bu da ister istemez üretim aşamasında sizi kısıtlıyor. Dahası ülkemizde seyircinin algısı hala kısa film için yeterince açık gelmiyor bana. Kısa film izleyicilerinden hatta zaman zaman jüri içinden bile en çok duyduğum cümle “eee ne anlattı şimdi bu film?” oluyor. Evet, görsel bir çağdayız her yerde videolar uçuşuyor ama görsel algımız ne kadar açık? Sembol kullanımı yapabiliyor muyuz? Ya da semboller anlaşılır mı kaygısı yaşıyor muyuz? Bunları sorgulamak gerek.

Türk sinema tarihi içinde kısa filmler tabii ki yer almalı ama kamu spotu tadında olanları ayrıştırırsak sayı çok fazla değil. Oysa her yıl yüzlerce sinematik değeri olan kısa film üretilmesi gerek diye düşünüyorum çünkü ancak o zaman sinema içinde kısa filmin de yeri olur kuşkusuz. Ancak sinemamız hala uzun metraj- belgesel- deneysel- animasyon ya da kısa film olsun yeterli sayıda etkili sinematik üretim yapamıyor benim fikrimce. Ne yapılmalı derseniz orası oldukça karışık ve uzun bir konu J

-“Dünyada kısa filme bakış açısı” ile “Türkiye’de kısa filme bakış açısı” arasında farklar var mı? Varsa bunun nedenleri neden olabilir, bu nedenleri nasıl ortadan kaldırabiliriz?

En basit haliyle şunu söylemek mümkün; bazı ülkelerde kısa film üreterek geçiminizi sağlayabilir bunu bir meslek olarak görebilirsiniz. Video art çekerek sergi açabilirsiniz işiniz sadece bu olur. Evet Türkiye için de bu tarz çalışan kişilerden ya da video art sergileyen çok sınırlı sayıda yerden söz edebiliriz. Ama Türkiye’de ben kısa filmden geçimimi sağlıyorum başka iş yapmama gerek yok diyen kaç kişi ile tanıştınız?

Ben yıllardır hep gözlemlediğim bir konudan bahsedeyim size; insanlar her zaman bu işi çok küçümsedi, gerek izleyici gerekse mesleği sinema olmayıp da bir şekilde bu işlere bulaşan herkes kolaycı yollarla yaklaştı film işine. Oysa bir filmi proje aşamasından başlayıp izlenir hale getirmek için yaşanan oldukça zorlu bir süreç vardır. Hakkıyla uygulanmış bir proje her zaman çok çaba, çok para ve çok zaman alır. Oysa bu işin içinden olmayanlar için “oh ne güzel ünlüler çevrenizde, yapıp koyuyorsunuz, tonla para kazanıyorsunuz. “ yaklaşımı var. Buna hep çok üzülmüşümdür, ama gerçek hala bu maalesef. İşte bu yaklaşım düzelirse kısa film de hakkettiği değeri bulacaktır.

-Uzun metraj, belgesel, yönetmenliği, senaryo, program yönetmenliği gibi sinema alanında farklı kollarda çalışmalarınız var. Kısa filmin meslek hayatınızda nasıl bir yeri var? Uzun metraj için bir aşama olarak görüyor musunuz kısa filmi veya öyle değerlendirilmesi hakkında neler düşünüyorsunuz?

Burada sadece kendi adıma konuşabilirim. Evet, benim için kısa film bir araştırma alanı olmak için çok uygun. Uzun metraj film çekmeden önce ona dair emin olmak istediğim bir şeyler varsa kısa film benim için uygulama alanı gibi. Ama şu da bir gerçek ki kısa film de çaba- zaman ve para gerektiriyor dolayısıyla onu da hakkıyla yapmak ve kısa film değerlendirmesi sınırları içinde bir çalışmayı uygulamak için elimden geleni yapıyorum. Öyle olduğu zaman içime siniyor. Ama şöyle bir fikir geldi aklıma bu kısa film olur dediğim konular da oldu ve kısa film olarak da değerlendirdik.

-Senaryolarınızın çıkış noktalarını öğrenebilir miyiz?

Sanırım ben daha çok çevre ile ilgili yazmayı seviyorum. Kısa film için çekici ve çarpıcı geliyor bu konu bana. Onun dışında sanırım kişilik özelliğimden kaynaklı daha içsel derinliği olan karanlık konular gelir hep aklıma. Örneğin komedi yazamıyorum o sanırım bambaşka bir yetenek.

-Radyo Televizyon bölümümde eğitmenlik yapıyorsunuz. Gençlerin kısa filme bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gençler kısa olanı seyretmeye daha yatkın. Çabuk sıkılıyorlar, örneklemeler ve ayrıntılara boğulmak istemiyorlar, kısa kısa izlemeye sosyal medya yüzünden daha alışıklar ve algıları reklam filmi gibi kısa, ritmik ve cazip görsellere çok açık. Dolayısıyla beni çoğu zaman çok şaşırtan saptamaları olmuştur. Şu bir gerçek onlar görsel çağın çocukları ve kısa film izlerken de çok açık fikirli ve yorumlarıyla cesur olabiliyorlar. Ha bu arada her yanlışı da çok çabuk yakalıyor ve pek acımasız olabiliyorlar.

 -Sizi etkileyen, sinema alanında öğrencilerinize de seyretmelerini önerdiğiniz yönetmenler, filmler var mı?

Kısa filmleri zaten derslerde de sık sık izlemişizdir ama uzun metraj için onlara sık sık film öneririm. Çok fazla film var benim hayatımda, her gün iki film izliyorum ve bu öneriler de tabii sürekli güncelleniyor. Ama mesela İran Sineması, yeni akım Alman Sineması, Latin Meksika- İspanya Sineması bunlar önemli. Özellikle İran Sineması... Filmler ve yönetmenlere girersek çok uzun listeler oluşabilir. Ama öğrencilerime önerdiğim üç yönetmen Kim Ki-Duk, Krzysztof Kieslowski, Majid Majidi gibi isimler olabilir. Evet, bu yönetmenlerin filmlerini izlemek zordur, daha çok alt metinleri düşünmek zorunda kalırsınız ve öyle uçan kaçan efektler yoktur filmlerinde. İşte tam da bu nedenle bu yönetmenleri öneririm öğrencilerime. Onların algılarını farklı çalıştırmak ve sabrederek film izlemelerini sağlamak için bu bana daha uygun gelir.

-Kısa film çekmek isteyenlere ne önerirsiniz?

Çaba-zaman-para üçlüsü önemli. Zaman ayırıp çabalamak iyi bir filme giden ilk adım bence ve şu da bir gerçek ki hiç para harcamadan film çekmek biraz hayal kurmak olur. Çok büyük paralar olmasa da her filmin bir maliyeti mutlaka olacaktır, bunu unutmamak gerekir. Ve en önemlisi güvendiğiniz bir ekip. Sette ya da kurguda ne yapması gerektiğini bilen birkaç kişi işinizi çok kolaylaştıracaktır. Sinema kolektif bir sanattır, sizi tanıyıp size güvenen ve filmin iyi olması için sizin kadar çabalayan bir ekiple çalışmak ve en sonunda çıkan filme BİZİM filmimiz diyebilmek kadar büyük bir mutluluk kaynağı olamaz bence.

29 Aralık 2020 Salı

MÜREKKEPHABER'DE YAYINLANAN "KISA FİLM" SÖYLEŞİLERİ "BURCU AYKAR"

                                                              


Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz? Psikoloji mezunusunuz, sinema ile ilginiz nasıl başladı?

Aslında çok küçükken, 13 yaşında yönetmen olmak istiyorum demiştim. İlkokuldan itibaren çocukluğum, oyunlar yazıp, arkadaşlarımı toplayıp, bunları küçük gösterilere dönüştürmekle geçti. Sonra biraz dolambaçlı bir yol izledim. Psikoloji okuduktan sonra Film Kuramı üzerine yüksek lisans yaptım. Yola sinema yazarlığı ile başladım. Film dağıtımcılığı yaptığım dönem sektörün farklı yönlerini tanıma fırsatım oldu. Aslında hep esas isteğim film yapmaktı; insanın kendini içinde kaybettiği o "oyun kafası"nı yaşayabileceğim alanlar yaratmaktı.

Kısa film çekme, kısa film yönetmenliği yapma nedenleriniz,  bu yola giriş sebebiniz neydi?

İlk kısa filmimiz "Doğum"u Uygar Şirin ile birlikte yazıp yönetmiştik. Bunun eğitimini almadığımız ve sektörde fiilen çalışmadığımız için film yapma sürecini deneyimlemenin bir yolu olarak göründü bir kısa film yapmak. Bir Film'in de yapımcı olarak ilk deneyimiydi. Hepimiz için bir öğrenme süreci olsun istedik. Hem de gerçekten bu işi yapmak isteyip istemediğimizi anlamanın bir yolu... Gerçekten de sette olmaktan büyük mutluluk duydum. O setin ilk gününü hayatımın en mutlu birkaç gününden biri olarak hatırlıyorum. Hem süre hem de bütçe açısından yapılması daha olanaklı olduğu için kısa film ile başlamayı seçtik.

 “Doğum” ve “Ölüm” adlı iki kısa filmde Uygar Şirin ile senaristlik ve yönetmenlik yapmışsınız. Ortak çalışmanın kısa film projelerinde avantaj ve dezavantajları var mı?

Uygar'la sinemaya bakışımız, senaryoya yaklaşımımız, aklımızdaki sinema dili çok yakın olduğundan sorun yaşamadık. Bilakis, deneyimsiz olmanın dezavantajlarının üstesinden biraz bu sayede geldik. Yönetmenlik ve senaristliğin farklı görev alanlarını paylaşabildik. Kendimize güvendiğimiz kısımları daha çok üstlendik. Biraz da birlikte yaptığımız için yapmaya cesaret edebildik gibi geliyor bana.

 Kısa film hazırlık ve çekim sürecinde sizi neler zorladı? Hazırlık süreçlerinizi anlatır mısınız?   

Bir fikrin ortaya çıkışından itibaren yapılan, çekime hazırlık çalışmasını çok seviyorum. Senaryonun her kelimesi üzerinde durup, diyalogları yeniden yazmayı ve mümkün olduğunca ayrıntılara yer vermeyi tercih ediyorum. Mutlaka referans filmler, fotoğraflar ve tablolar oluyor. Bunları da yazım sürecinden başlayarak topluyorum. Senaryoyu birlikte çalıştığım arkadaşlarıma okutup fikir alıyorum. Senaryo bittiğinde, dekupaj çalışmasını yaparken mutlaka eklenenler, çıkanlar olur. "Ablam" için 52 sayfalık bir storyboard çalışması yapmıştım. İyi çizemesem ve çöp adamlar kullansam da, aklımdaki kadrajlar ve kamera açılarına dair fikir veriyordu. Genellikle yazım sürecinin başından itibaren hayalimde bir oyuncu olur. Aklımda biriyle yazmayı seviyorum. Oyuncu fotoğraflarını da görsel referans panolarına ekliyorum. Hayalimdeki kostüm, obje ve mekanlara yakın fotoğraflar toplarım, ekibe tam olarak anlatabilmek için. Filmde kaynağı belli olan müzik kullanmayı seviyorum. Yazarken bir yandan da o şarkıyı ararım, filmin duygusunu yansıtan en iyi şarkı ne olabilir diye.

En büyük zorluk, istediğimiz kadar zamana sahip olamamak. Çok daha fazla tekrar alabileceğimiz bir zamana sahip olmayı dilerdim. "Ablam"da Eylül ortasında, İstanbul'da, yazın geçen kumsal sahneleri çekmek durumunda kaldık. Hava şartları çok zorladı bizi. Hatta bir gün eklemek durumunda kaldık çekim takvimine.

                                                            


Kısa film, uzun metrajlı film çekmek için bir aşama mı, neler düşünüyorsun bu konuda?

Ben okullu olmadığım için, benim için biraz öyle oldu. Ne kadar film izlesem, yapım süreçlerine dair söyleşi okusam, araştırsam da film yapmadan öğrenilebilecek bir şey değil. Deneyim işin çok önemli bir parçası. Ben bu sette olma süresini daha uzun yaşayabilmek, uzun metrajlı bir film yapmak istiyorum. "Doğum" ve "Ölüm" biraz bu motivasyonla, uzuna hazırlık olarak yapılan filmlerdi. Ama "Ablam", Elif Türkölmez'in müthiş öyküsünün beni çarpmasıyla ortaya çıktı. O sırada, kısa film yapma planım yoktu aslında. Fakat öykünün gerektirdiği format kısa film idi, dolayısıyla öyle oldu. Kısa film tabii ki sadece bir aşama değil. Bir ömür boyu sadece kısa film de yapılabilir, bambaşka bir alan.

Kısa filmin,  Burcu Aykar’ın meslek hayatında nasıl bir yeri var?

Şu an için, ülkemizde, benim istediğim türde uzun metrajlı filmler yapmak, fikir sürecinden itibaren ortalama 4-5 yıl sürebiliyor. Uzun ve zorlu bir yolculuk. Şartları sağlamak da her zaman mümkün olmuyor. Kısa film yapmak, bu uzun yola girmeden önce, bana isteklerimden emin olma imkanı sundu. Her film müthiş bir öğrenme alanıydı. Setteki herkes benden daha deneyimliydi sonuçta. Tüm ekiplerimizden, oyunculardan çok şey öğrendim. Set nasıl işliyor, bunu görmüş oldum. Aradığım sinema dilini bulma yolunda benim için önemli deneme fırsatlarıydı. İleride de birlikte çalışmak isteyeceğim ekip arkadaşlarımı bulduğum yer oldu. Hepsi de üzerine düşündüğüm, beni rahatsız eden meseleler üzerine olduğundan, bu filmleri yapmanın sağaltıcı bir yanı da var muhakkak.

Türkiye’de kısa filme bakışı nasıl değerlendiriyorsunuz? Türk sinema tarihi içindeki yeri ve geleceği için neler düşünüyorsunuz?

Bu soruya cevap verecek kadar takip edemiyorum ne yazık ki kısa film yapımını. Görebildiğim kadarıyla, Türkiye Sineması dahilinde üretilen uzun metraj filmlere kıyasla, kısalarda konu açısından daha fazla çeşitlilik var. Form ve sinema dili açısından da daha fazla cesaret var. Yönetmeni kadın olan filmlerin sayısı çok daha fazla. Yeniliğe daha açık bir özgürlük alanı olarak görüyorum. Yeni yönetmenlerin kendilerini tanıtabilecekleri bir alan, mutlaka olabildiğince desteklenmeli.

Kısa film festivalleri sizce yeterli mi, kısa filmlerin tanıtımı ve devamı için?

Festivaller izleyicilerle bir araya gelme, filmin nasıl algılandığı üzerine fikir sahibi olma, başka yönetmenlerle tanışma imkanı sunuyor. Bu açıdan çok değerli. Festivaller içinde yapılan proje geliştirme atölyeleri yapımlara destek oluyor ve çoğalmalı muhakkak. Kısa filmleri kütüphanelerine katan dijital platformlar olmaya başladı. Bu yaygınlaşırsa hem maddi bir destek olur, hem de filmlerin daha fazla insana ulaşmasını sağlar. Aslında tabii olması gereken, kısa filmlerin de sinemalarda biletli gösterimlerinin olması. Bu konuda da tek tük adımlar oluyor ama tabii şu an pandemi sebebiyle her şey askıda. Her şey normale döndüğünde tüm bunları yeniden değerlendirmek gerekecek muhtemelen.

“Dünyada kısa filme bakış açısı” ile “Türkiye’de kısa filme bakış açısı” arasında  farklar var mı? Varsa bunun nedenleri neden olabilir, bu nedenleri nasıl ortadan kaldırabiliriz?

Bu konuda fikir sahibi olacak derecede takip edemiyorum kısa film dünyasını, söylediğim gibi. Hissiyatım şu, Türkiye'de kısa film hala çoğunlukla öğrencilerin çalışmaları olarak görünüyor. Ticari bir boyut da kazanmasına, sanat eseri olarak ciddiye alınmasına hala yolumuz var. Büyük festivallerdeki kısa film bölümlerinin seçkilerine, gösterim ve sunum şartlarına önem verildiğini gözlemledim son yıllarda.

 Çektiğiniz kısa filmlerin senaryolarında çıkış nedenleriniz neler oluyor, daha doğrusu neler size bu senaryoları yazdırıyor?

Bana çekici gelen, sadece sinemayla anlatılabilecek, muğlak anları yakalamak ve atmosfer yaratmak. Gündelik hayatta çok da üzerinde durulmayan ayrıntılara odaklanmayı, bu anları büyüterek, o anlar içinde derinleşmeyi seviyorum. O yüzden yola çıkarken beni kamçılayan bir ruh hali oluyor. Gri, gölgeli alanlar, kelimelerle ifade edildiğinde büyüsünü ve cazibesini kaybeden ve tanımlanmaktan daha da uzaklaşan duygu halleri... "Doğum"da, doğum sonrası depresyonu yaşayan bir kadının ruh halinin gündelik hayattaki izlerini sürmeye çalışmıştık. Daha ketum, üzerine düşünmeyi gerektiren, bakıldıkça, kazıldıkça kendini biraz daha ele veren sahneler yaratmayı seviyorum. Çok net tanımlar, cevaplar yok hayatta benim için. Her şey biraz sisli puslu görünüyor. Bu karmaşıklığı, kolay idrak edilememe halini taşımaya çalışıyorum filme de. "Ölüm"de de, ölüm fikriyle ilk kez karşılaşan 7 yaşında bir çocuğu takip etmiştik. Onun oyunlu, naif dünyasına bu his nasıl sızar, bu sızma halinin izlerini nerelerde görebiliriz, bunun üzerine çalışmıştık. "Ablam" için ise öyküyle kurduğum bağ, hissettiğim yakınlık, çıkış noktası oldu.

 Filmlerinizde oyuncu seçiminde nelere dikkat ediyorsunuz, bu seçimlerde iş kısa film olunca zorluklar çıkıyor mu?

Oyuncular konusunda çok şanslıydım. Benim birlikte çalışmak istediğim oyuncular senaryoyu beğenip filmlerde rol almayı kabul ettiler genellikle. Çok değerli, deneyimli, hayranı olduğumuz oyuncularla çalıştık. Tecrübesizliğimizi hiç sorun yapmadılar. Onların destekleri ve inanmaları sayesinde yapılabildi filmler. Senaryoyu yazarken aklımda belli oyuncular oluyor. Filmlerde izleyip beğendiğim, oyunlarını takip ettiğim oyuncuları tercih ediyorum. Oyuncu tanımak için çok sık gidiyorum tiyatroya. Çocuk oyuncuları bulmak içinse görüşmeleri hep kendim yaptım bugüne kadar. Yüz yüze görüşüp, filmin konularına dair sohbet ediyorum. Kısa bir çekim yapıyorum. Ama deneme çekimindense, o doğal sohbetin kaydı daha belirleyici oluyor benim için. Cast ajanslarının önerileri de çok değerli oluyor tabii. Zorluk olarak da, halihazırda devam eden bir dizide oynayan bir oyuncuyla çalışmak riskli olabiliyormuş, bunu gördüm. Çünkü her koşulda dizi kısa filmden daha önemli oluyor.

Yeni projeleriniz, uzun metraj film çekme  planınız  var mı?

Evet, var. Uyarlamak istediğim, bana çok heyecan veren bir roman var. Ama daha yolun çok başındayım, bahsetmek için biraz erken.

Film eleştirileri yazıyorsunuz. Türkiye’de bu konudaki eksiklikler neler, film eleştirileri yazmaya nasıl karar verdiniz? Bu alanda zorluk yaşıyor musunuz?

Film yapmak gibi, filmler üzerine yazmak da anlam arayışının bir yolu olarak görünüyor bana. 2000 yılından bu yana, giderek yoğunluğu benim için çok azalsa da, film eleştirileri yazıyorum. Eleştiri yazmanın ve okumanın, nasıl filmler yapmak istediğime karar vermek konusunda çok yardımcı olduğunu söyleyebilirim. Filmler üzerine yazmak ve film yapmak, birbirini besleyip zenginleştiriyor. Ne yazık ki meslek hayatım içinde, çalıştığım iki sinema dergisinin kapandığına tanık oldum. Sinema yazarı olarak hayatını kazanmak imkansız hale geldi. Hayatı algılayış ve yaşayış şeklimiz öyle değişti ki, birkaç cümlelik izlenimler ya da youtube videoları, büyük ölçüde sinema yayıncılığının yerini aldı. Pek iç açıcı değişimler değil haliyle, ben hala elime dergi alıp okumayı tercih ediyorum. Elimizde kalanları korumak için çaba harcamalıyız diye düşünüyorum. İyi bir eleştiri kurumunun varlığı, daha iyi filmler yapılmasının önünü açacak en önemli etkenlerden biri.

Son olarak sevdiğiniz yazarlar, yönetmenler kimler?

Sevdiğim, filmlerini referans aldığım, dönüp dönüp izlediğim yönetmenler Lucrecia Martel, Lynne Ramsay, Andrea Arnold, Kelly Reichardt, Jane Campion. Céline Sciamma, Alice Rohrwacher, Joanna Hogg ve Maren Ade bana ilham veriyorlar. Daha bir film çekmiş olan Carla Simón'a da hayran oldum. Yazar olarak da Sevgi Soysal, Leyla Erbil, Sevim Burak'ı sayabilirim. Elif Türkölmez, Cahide Birgül ruhsal ortaklık hissettiğim yazarlar. Nurdan Gürbilek ve Umut Tümay Arslan'ın denemeleri, yazma süreçlerinde yeniden döndüğüm, ilham veren metinler.

 

12 Şubat 2019 Salı

Ece Erdoğuş Levi


Ece Erdoğuş Levi ile son kitabı ve edebiyat üzerine konuştuk
                                                  

- Beşinci kitabınız Her Şeyi Baştan Anlat geçtiğimiz günlerde yayımlandı.  Romanda, kahramanımız Özlem’in gözünden otuz beş karakter tanıyoruz. Ana hikâye nasıl ortaya çıktı, yazmaya nasıl karar verdiniz?   Bu kadar farklı karakteri bir romanda anlatmak nasıl bir deneyimdi?
Her şey tek tek devrilen domino taşları gibi ilerledi aslında. Her fikir, her tesadüf birbirini bulup beni bu romanın yoluna çıkardı. Şöyle ki önceki romanım Tuhaf Hikayeleri Sever misiniz?’in başkahramanı Jaklin akıl hastanesine pek çok kez girip çıkmış biriydi ve o romanda da birkaç sahne akıl hastanesinde geçiyordu. Bir gün edebiyat ajanım Nermin Mollaoğlu’yla kitap üzerine konuşurken bu sahneleri özellikle sevdiğini söyledi, sonra birdenbire “Ece, neden akıl hastanesinde geçen bir roman yazmıyorsun?” dedi. O anın kendi doğallığı içinde doğdu bu fikir. Ben de “Çok güzel bir fikir” dedim ama unuttum tabii. Sonra Özlem’in hikâyesini anlatmaya başladım, insanı hasta edecek kadar şiddetli bir aşk hikâyesi vardı ortada, bir de baktım Özlem deliriyor. O noktada akıl hastanesinden başka gideceği hiçbir yer yoktu. Sonra Özlem’le birlikte tanıdım ben de hastanedeki hastaları bir bir. Yazarken en çok zevk aldığım romanım oldu. Çok sayıda karakteri anlatmak çok zevkli, çünkü yazar olarak hep bir yenilik duygusu içinde oluyorsunuz. Metnin dinamizmi açısından da çok kahramanlı olması katkı sağlıyor bence.

- Hazırlık aşamalarınızı, çalışmalarınızı öğrenebilir miyiz, hikâye akıl hastanesinde geçiyor, özel bir çalışma yaptınız mı?
Akıl hastanesi, “delilik” oldum olası ilgimi çeken bir mevzuydu, nasıl çekmesin? Genç kızlık yıllarımda odamın penceresi akıl hastanesinin korusuna bakıyordu. Sanırım bu romanın kökleri ta o günlere kadar uzanıyor. Özel bir çalışma olarak düşünmedim ama elbette akıl hastanesiyle ilgili pek çok belgesel ve sinema filmi izledim, kitap okudum, hastaneye gelip gidişlerim oldu. Son aşamada, romanı yazıp bitirdikten sonra, editoryal süreçte herhangi bir maddi hata olmasın diye, hastanede bizzat kalmış olan yazar arkadaşım Okay Uludok’a teyit ettirdim bilgilerimi. Mail’leştik. O da hızla cevapladı her sorumu sağ olsun. Bu yüzden de romanın başında kendisine teşekkür ettim, bire bir hastanede kalmış birinin bilgisi herkesten daha önemliydi benim için. Akıl hastanesi yazara, sunduğu özgürlükler kadar engel de olan bir mekân. Herkes her an istediği yere girip çıkamıyor, kadın erkek günün her saati koşulsuz bir arada olamıyor, orada çok keskin hatları olan bir “düzen” var. Bunun için çok titizlendim. 

-Romanda karşımıza çıkan karakterler ağırlıklı olarak kadın karakterler. Her Şeyi Baştan Anlat için bir kadın hikâyesi diyebilir miyiz, neler söylersiniz?
Evet, Her Şeyi Baştan Anlat benim için bir kadın hikâyesi, hatta “kadınlar romanı”. Çünkü oradaki herhangi bir kadın hikâyesini alsanız ondan bir roman çıkar. Öyle ağır süreçlerden geçmiş, bu sürüklenmede, belki de son güçleriyle akıl hastanesine tutunmuş kadınlar var. Yoksa herhangi bir yerde, dünyanın herhangi bir yerinde kayıp olacak kadınlar. Sanki hayatlarının altındaki fay hattı kırılmış, onlar da bu koca depremden sağ kurtulmuşlar, etraf yıkık dökük, yakınlarını kaybetmişler, hayatta kalmalarının iyi ya da kötü oluşunu sorguluyorlar. Böyle yüzlerce, binlerce kadın hikâyesinin ortasında yaşıyoruz. Bu roman Özlem’den çok onların. Özlem’inki de bu hikâyelerden geçerken hayatın “öteki” yüzünü tanıma, kendindeki gücü bulma, tek başına yürüme yolculuğu. Her iki bakımdan da bu bir kadınlar romanı. 

- Romanda Jaklin, Özlem’e sormuştu, ben de size sormak istiyorum, Ece Erdoğuş Levi tuhaf hikâyeleri sever mi?
Tuhaf hikâyeler sevilmez mi? Hele ki yazarsanız. Aslında hep severdim “tuhaf” hikayeleri. Bir süre tiyatro oyunculuğu yaptım, üniversitede tiyatro okudum, örneğin o günlerde en çok sevdiğim absürt tiyatroydu, hâlâ Beckett ve Ionesco özeldir benim için. Şimdi bunu hatırlayınca o günlerden “tuhaf” olana bir düşkünlüğüm varmış diyorum. Çünkü bir şeyin “tuhaf” olması, çok katmanlı olmasını çağrıştırıyor bana. Bir dönüşümü, başkalaşmayı, karşılaştırmayı ve “yeniliği” çağrıştırıyor.

-Ece Erdoğuş Levi yazmaya nasıl karar verdi, yazma serüveninizi öğrenebilir miyiz?
Bir kararla olmadı aslında. Kitapların büyülü dünyası yüzünden oldu. Edebiyatı hep severdim ama yazar olmak düşüncesi çok iddialı geliyordu. Okudukça yazmaya daha çok çabaladım. Çok çalıştım. Bu kendi doğallığında gelişen bir süreç oldu. Çünkü yolumu yazarak buldum. Yazarak kendimi sağalttım. O zaman hayat bana “yazmayı” getirdi desem yanlış olmaz. Kimi bedeller ödemenin hep bir kayıpla sonuçlanmayacağını da kitaplar ve yazı sayesinde öğrendim. Mutsuzluklarım mutluluklarımdan değerli bu sayede. Kitaplarımın macerasıysa şöyle, Kolpa ve Yok Olma Kılavuzu iki yıl arayla 2009 ve 2011’de yayımlandı. Sonra biraz durdum, karşılaştırmalı edebiyat yüksek lisansı yaptım, tez yazdım, kızım dünyaya geldi. Üç yıllık tamzamanlı bir annelik dönemi var orada. Sonra 2016’da Tuhaf Hikâyeleri Sever misiniz? ve bir yıl sonra da Dünya İçin Bir Şans adlı çocuk kitabım yayımlandı.

-Bir de çocuk kitabınız var. Nasıl bir tecrübeydi çocuk kitabı yazmak?
Her başlangıç zordur bilirsiniz, çocuk kitabı yazmak için de öyle oldu. Çocuk kitapları kendi içinde bambaşka kuralları olan bir dünya, yetişkin kitaplarından çok farklı. Çok daha özgür yanları da var, kısıtlayıcı yanları da. Örneğin bir fareyi konuşturabilirsiniz, elbette bunu hiç kimse de garipsemez. Ama bir farenin dış görünümünü sayfalarca tasvir etmemelisiniz, net olmalısınız, kafa karıştırmamalı, ne söylemek istiyorsanız söylemelisiniz, üstelik kısa cümlelerle. Bir paragraflık bir cümle de kurmamalısınız yani. Genelleyecek olursak, çocuk kitapları “aksiyon” üzerinden ilerler, oysa ben duyguları, görünmeyen gerçekleri bulmayı seven bir yazarım. Alın size bir zorluk daha! Yazar olarak bana katkısı da oldu çocuk kitabının. Çok sevdim ve çocuk kitapları edinmeye, okumaya devam ediyorum. Yeni kitaplar da yazacağım, hatta yeni projem yine bir çocuk kitabı dizisi.

- Son olarak “Kutsal Aşk” diye bir şey var mı ve bir işin içinde aşk varsa muhakkak delilik de var mıdır?
“Kutsal”, kadın ile erkeğin arasındaki aşk için çok büyük bir kelime. Kutsal kelimesi saf, kayıtsız şartsız ve ilahi olanı çağrıştırıyor bana, o halde “kutsal aşk” annenin çocuğuna ya da bir insanın Tanrı’ya duyduğu aşk için mümkün olabilirmiş gibi geliyor. Aşk büyük bir enerji barındırıyor içinde, bu da insanda kimi zaman mutluluk, kimi zaman da hüzün patlamalarına yol açabiliyor. Nitekim bahsettiğim bu gelgitler, bu enerji bana deliliği çağrıştırıyor, evet. Bir işin içinde aşk varsa delilik de vardır sanki. J
Teşekkür ederim. J
-

Semih Erelvanlı


Semih Erelvanlı ile Hep Kitap logosu ile çıkan bir distopya hikâyesi olan ilk romanı “Külleri” ve edebiyat-sinema üzerine konuştuk.  

                                                        
-Distopya hikâyesi yazmaya nasıl karar verdiniz? Külleri nasıl ortaya çıktı, hazırlık sürecinizi öğrenebilir miyiz?
Külleri’nde tartıştığım fikirlerle çok uzun zamandır içlidışlıyım zaten. O sorunların yakıcı tarafını sanatsal boyuta dönüştürerek paylaşmak istediğimde; sinema filmi izlemelerim ve edebiyat okumalarım içinde bilimkurgunun payını artırmaya başladım. O arada ele aldığım kimi kavramlarla ilgili teori çalışmaları da yaptım.
-Öyküleriyle tanınan bir yazarsınız. Roman yazmak nasıl bir deneyimdi?
Öyküden ve denemeden sonra roman üzerine odaklanmak, başlangıçta oldukça zorlayıcıydı. Ancak kurgunun daha ön planda olmasının yazara verdiği güç, süreç içinde gittikçe artan ölçüde bir haz sağladı bana. Ayrıca anlatmayı seçtiğim politik ve toplumsal meseleleri geniş bir okuyucu profiline uygun, dinamik ve akıcı biçimde sunma çabası oldukça öğretici oldu. Örneğin artık daha sabırlı olmayı, metnin tutarlılığını gözetirken daha özenli düşünmeyi başardığıma inanıyorum.
-Üçüncü Savaş’tan yaklaşık on yıl sonrasına, 2068’in sonlarına götürüyorsunuz romanınızda okuyucuyu. Başka neler bekliyor edebiyatseverleri Külleri’nde?
Külleri, dünyanın Kuzeybatı Birliği ve Güneydoğu Federasyonu olarak ikiye ayrıldığı bir dönemdeki olayları anlatıyor. Bu iki kutup arasında 2059 yılında yaşanan Üçüncü Savaş sonrasında, pek çok ülke gibi Jilmaya’da da hükümet verimsiz saydığı nüfusu azaltmak için kendi halkına karşı soykırım uygulamaya koyulur. Zamanla bu gerçeğin farkına varan idealist insanlar, farklı yollarla bu kıyımın önüne geçmeye çalışır, ancak başarısız kalırlar. 2068 yılına gelindiğinde; aralarından kimileri bir protesto yöntemi olarak intihara başvurur. Ancak hükümet, Zihin Tarayıcı Sistem sayesinde insanların aklından geçeni okuyabildiğinden bu planları öğrenir. Ve itibarının zedelenmemesi için keskin nişancılarını devreye sokarak intihar edecek olanları öldürmeye başlar.
                                                     

-2014’te ilk kitabı Bebek Arabasında Ayvalar yayımlandığındaki Semih Erelvanlı ile Külleri romanını yakın zamanda okuyucu ile buluşturan Semih Erelvanlı arasında edebi anlamda nasıl değişiklikler var, daha doğrusu kaleminde ve hayata bakış açısında farklar var mı?
Ben Borges’in kütüphane olarak düşlediği cennette, ağzından cımbızla laf alınan yazarları yedinci katta hayal etmişimdir hep. Buradan hareketle diyebilirim ki edebiyat yaratımında en çok umursadığım ilke, geçmişte de bugün de değişmedi: Sözcük israfından kaçınmak. Şimdilerde roman öyküye göre bir adım öne çıksa da, yeniliğin peşinde koşmayı, denenmemiş üslupları aramayı hep sürdürdüm.
Hayata bakışımdaysa özünde bir değişiklik görmüyorum. Anlamı, değeri bulduğum yer aynı çünkü: Sanat. İster alımlayarak, isterse üreterek… Yalnız güzel günlerin geleceğine yönelik umudumun biraz azalmış olduğunu hissediyorum. Beklediğim dünyanın saatinin çarklarındaki pasın silinmesine biraz daha var gibi. Yine de yılgınlıktan nefret eden zihnim, azalan iyimserliğimi telafi etmek için çaba harcamaktan vazgeçmiyor. Birkaç yıl öncesine göre biraz daha fazla olsa da…
-Kırmızı Pazartesi kitabının romanınızda ayrı bir yeri var. Kırmızı Pazartesi ve sayfalarının boşluklarına yazılan sorular… Neden Kırmızı Pazartesi?
Külleri’nde karşılaştığımız ilk karakter, vicdan muhasebesine giriştiği dönemde zihninde beliren soruları ve onlara verdiği tek yanıtı Kırmızı Pazartesi’nin sayfalarına yazıyor. Bu romanı seçmemin temel gerekçesi, oradaki hikâyeyle yaşadığımız dönem arasında paralellik görmem. O da şudur: Kırmızı Pazartesi’nin ana karakteri Santiago Nasar’ın öldürüleceğini kendi hariç herkes bilmektedir. Ancak kimse bu cinayeti önlemeye kalkışmaz. İnsanlıksa ne zamandır dünyanın geleceğinin yok edildiğini biliyor, fakat sesini yükseltip de eyleme geçerek bu büyük trajediyi durdurmaya çalışmıyor.
-Sizi etkileyen romanları ve yazarları öğrenebilir miyiz?
Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar, Knut Hamsun’un Açlık, Kafka’nın Dava, Márquez’in Başkan Babamızın Sonbaharı, George Orwell’in 1984 ve Hayvan Çiftliği, Ray Bradbury’ün Fahrenheit 451, Mario Vargas Llosa’nın Üvey Anneye Övgü, Peter Handke’nin Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi, Chuck Palahniuk’un Lanetli, Sadık Hidayet’in Kör Baykuş, Patrick McCabe’nin Kasap Çırağı, Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli, Orhan Pamuk’un Kara Kitap, Hasan Ali Toptaş’ın Gölgesizler, Burhan Sönmez’in Kuzey romanı ilk sayabileceklerim…
-Sinema yazılarınız ve İran Yeni Sineması üzerine bir kitabınız var. Sinemanın, hikâyeleriniz üzerinde nasıl bir etkisi oluyor?
Edebiyatta “Nasıl anlatmak?” sorusunun “Neyi anlatmak?” kadar önemli olduğuna inanıyorum. Sinema, bu soruya en iyi yanıtları bulduğum mecraların başında geliyor. Sürükleyici, akıcı ve dinamik metinler üretme, güçlü bir matematikle kurgu oluşturma açısından sinemanın sağladığı dayanağa çok değer veriyorum. Ayrıca karaktere uygun, gevezelikten uzak ve açık diyaloglar yazabilmek için de izlediğim filmlerden yararlanıyorum.