1 Ocak 2018 Pazartesi

Henri Rousseau


                                                              



1844’te Batı Fransa’nın Laval kentinde bir muslukçunun oğlu olarak dünyaya gelen Rousseau yaklaşık  20 sene Paris’te gümrük memurluğu yapar. 1893 yılında gümrük memurluğundan emekli olur ve tüm zamanını resim yapmaya ayırır.  Hiçbir sanat eğitimi görmeyen ressamın lakabı olan “le douanier” (gümrük memuru), biraz da onunla dalga geçmek için takılmıştır.  Eşi Clemence ile evliliklerinden olan 9 çocuklarından hiçbiri yaşamaz. 1888 senesinde karısını veremden kaybedince, tek odalı stüdyosunda çalışmalarına devam eder. Sanatına ağırlık verir. Para kazanmak için sokak müziği yapar, özel müzik ve resim dersleri verir. Akademik eğitimi olmayan , tamamen hayal gücünü fırçasına taşıyan, kendisine özgü stiliyle sanat dünyasına meydan okuyan sanatçı Paul Signac, Van Gogh gibi avangart sanatçıların yanında yerini korumuş, kendinden sonra gelen jenerasyonlara ilham kaynağı olmayı başarmıştı. Rousseau hakkında yazılan birçok mektupta, kitapta ve yazıda, iyiliğinin ve saflığının yüzünden okunduğu anlatılır.
Naif sanatın öncülerinden olan Rousseau, çocuksu sadeliği ve açıklığıyla genellikle düz, perspektifi ön planda olmayan bir resmetme biçimine sahiptir. Eserleri ilk dönemde büyük tepki almış, sadelik ve basitliğin sanatçının bilgi eksikliğinden kaynaklandığı düşünülmüş olsa da, bu resim türü günümüzde “Naif Sanat” olarak geçerlilik kazanmıştır.
1884 yılında Societe des Artistes (Bağımsız Sanatçılar Topluluğu) sanatçıların kendilerini rahatça gösterebilecekleri, jürisiz ve ödülsüz olan “Salon des Independants” sergilerini başlatırlar. 18 Ağustos 1886 tarihinde Place du Carousel’deki Paris Postane Müdürlüğü’nde ikinci defa düzenlenen sergiye katılmak isteyen sanatçılar sadece 15 Frank karşılığında, herhangi bir stil veya eğitim alma zorunluğu olmadan katılabiliyordu. Henri Rousseau, Seurat, Paul Signac, Cezanne, Toulouse-Lautrec, Gauguin ve Van Gogh’un eserlerinin de yer aldığı sergiye “A Carnival Evening” ( Bir Karnaval Akşamı) eseriyle katılmaya karar verir. Perspektifin olmadığı tek boyutlu resimde, karnaval elbiseleri içindeki çift, kol kola girmiş karanlık ormandan seyircilere bakarlar. Bir karnaval neşesinden çok uzakta olan çift, yüzleri seçilmese de sessiz ve üzgün gözükürler.
                                                                           
Sergi açılınca en çok konuşulan eserler, Rousseau’nun  “Bir Karnaval Akşamı” ve Georges’in Seurat’ın “Grande Jatte Adası’nda Bir Öğleden Sonrası”dır. Seurat; entelektüel, pointilist tekniğin zorluklarına bilgece yaklaşan ve tekniğin öncülerinden kabul edilip yere göğe sığdırılamazken; Rousseau’nun ne sanat tarihine referans veren ne de yeni akımların etkisinde olan eseri alay konusu olur. Hem ziyaretçiler, hem eleştirmenler onu bombardımana tutarlar, fakat Rousseau hiç oralı olmaz, kulak asmaz, bir “dahi” olduğuna  emindir. Tüm negatif eleştirilere rağmen Camille Pisarro ondan etkilenir. Onu samimi bulmuştur ve yaklaşımını primitif sanatçılara benzetmiştir.
Balta girmemiş ormanları betimlemesiyle tanınan Rousseau, “Tropik Fırtınada Bir Kaplan (şaşkın) isimli ilk orman tablosunu 1891’de düzenlenen Salon des Independants’da sergiler. Resmi gören Gauguin tablonun önünde  “Burada gerçek ve gelecek var! Burada bir resim var!” diye haykırır. Enteresan olan, egzotik, tropik manzaralar ve balta girmemiş ormanları müthiş bir tutkuyla resmeden sanatçının aslında Fransa’dan hiç çıkmamış olmasıdır. Sık sık gittiği botanik bahçelerinin onu çok etkileyen bitkilerini, dönemin resimli dergilerinde gördüğü ilüstrasyonları, orduda tanıdığı Meksika’da bulunmuş asker arkadaşlarının vahşi doğa hakkında anlattıklarını kendi hayal gücü ile birleştirerek ve pek çok kuralı yıkarak tuvallerine taşımıştır.

                                                                       

1890 senesinde kendi keşfettiği yeni bir türü dener.  İlk otoportre – manzarasını yapar. Kendisini siyah bir takım elbiseyle, kafasında beresiyle şık bir görünümle çizer; elinde bir fırça ve palet vardır.  Arkasında bir köprü ve bayraklarla donanmış bir gemi vardır.  Geminin arkasında da 1889 Word’s Fair için inşa edilen, o dönemin tartışmalı Eyfel kulesi görülür. Gauguin bu resme hayran olur.
1905 senesinde Picasso ikinci el bir dükkanda Rousseau’nun  “Portrait of Clemence” eserine rastlar. 5 Frank’a satın aldığı ve “Fransız psikoljik portrelerinin en gerçeklerinden” kabul ettiği eseri yaşamı boyunca yanından ayırmaz. Rousseau’nun saflığı Picasso’yu sarsmıştır.  Onun hiçbir eğitim almadan mükemmeliyete bu denli yaklaşmış olması, Picasso’nun eğitim almış olduğu için neredeyse pişmanlık duymasına yol a çmıştır. Aldığı eğitim yüzünden bir çocuk saflığında çizmediğini düşünür. 1908 sonbarında  Picasso stüdyosunda Rousseau’nun dehası onuruna bir davet vermeye karar verir. Sanat çevrelerinde büyük yankı uyandıran bu davete Gertrude Stein, Leo Stein, Fernande Olivier, Marie Laurencin ve Braque gibi isimler katılır. Stüdyo bayraklar, dallar ve kumaşlarla süslenmiş, masalar ve banklar düzenlenmiştir. “Portrait  of Clemence” baş köşeye asılmıştır. Onur konuğu olan Rousseau, portrenin altındaki platforma oturur. Tüm misafirler onun için kadeh kaldırırlar ve dehasını kutlarlar.
1910 Eylül’ünde davetten iki sene sonra Rousseau vefat eder. Uzun zamandır ihmal ettiği bacağındaki iltihaplanma, kanının zehirlenmesine yol açmıştır. Meteliksiz bir şekilde Montmarte Mezarlığı’na gömülür. Cenazesine sadece yedi kişi katılır.

Ölümünden sonra değeri anlaşılan, “Modern sanatın alaylı vaftiz babası” olarak görülen ressamın eserleri 2016 yılında Musee d’Orsay’da düzenlenen “The Douanier  Rousseau  Archaic  Candour” sergisiyle sanatseverlerle buluştu. Sergi 480 bin ziyaretçisiyle müzenin son on senedir en çok ziyaret edilen sergisi olmuştu. 

Hiç yorum yok: