29 Aralık 2020 Salı

MÜREKKEPHABER'DE YAYINLANAN "KISA FİLM" SÖYLEŞİLERİ "BURCU AYKAR"

                                                              


Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz? Psikoloji mezunusunuz, sinema ile ilginiz nasıl başladı?

Aslında çok küçükken, 13 yaşında yönetmen olmak istiyorum demiştim. İlkokuldan itibaren çocukluğum, oyunlar yazıp, arkadaşlarımı toplayıp, bunları küçük gösterilere dönüştürmekle geçti. Sonra biraz dolambaçlı bir yol izledim. Psikoloji okuduktan sonra Film Kuramı üzerine yüksek lisans yaptım. Yola sinema yazarlığı ile başladım. Film dağıtımcılığı yaptığım dönem sektörün farklı yönlerini tanıma fırsatım oldu. Aslında hep esas isteğim film yapmaktı; insanın kendini içinde kaybettiği o "oyun kafası"nı yaşayabileceğim alanlar yaratmaktı.

Kısa film çekme, kısa film yönetmenliği yapma nedenleriniz,  bu yola giriş sebebiniz neydi?

İlk kısa filmimiz "Doğum"u Uygar Şirin ile birlikte yazıp yönetmiştik. Bunun eğitimini almadığımız ve sektörde fiilen çalışmadığımız için film yapma sürecini deneyimlemenin bir yolu olarak göründü bir kısa film yapmak. Bir Film'in de yapımcı olarak ilk deneyimiydi. Hepimiz için bir öğrenme süreci olsun istedik. Hem de gerçekten bu işi yapmak isteyip istemediğimizi anlamanın bir yolu... Gerçekten de sette olmaktan büyük mutluluk duydum. O setin ilk gününü hayatımın en mutlu birkaç gününden biri olarak hatırlıyorum. Hem süre hem de bütçe açısından yapılması daha olanaklı olduğu için kısa film ile başlamayı seçtik.

 “Doğum” ve “Ölüm” adlı iki kısa filmde Uygar Şirin ile senaristlik ve yönetmenlik yapmışsınız. Ortak çalışmanın kısa film projelerinde avantaj ve dezavantajları var mı?

Uygar'la sinemaya bakışımız, senaryoya yaklaşımımız, aklımızdaki sinema dili çok yakın olduğundan sorun yaşamadık. Bilakis, deneyimsiz olmanın dezavantajlarının üstesinden biraz bu sayede geldik. Yönetmenlik ve senaristliğin farklı görev alanlarını paylaşabildik. Kendimize güvendiğimiz kısımları daha çok üstlendik. Biraz da birlikte yaptığımız için yapmaya cesaret edebildik gibi geliyor bana.

 Kısa film hazırlık ve çekim sürecinde sizi neler zorladı? Hazırlık süreçlerinizi anlatır mısınız?   

Bir fikrin ortaya çıkışından itibaren yapılan, çekime hazırlık çalışmasını çok seviyorum. Senaryonun her kelimesi üzerinde durup, diyalogları yeniden yazmayı ve mümkün olduğunca ayrıntılara yer vermeyi tercih ediyorum. Mutlaka referans filmler, fotoğraflar ve tablolar oluyor. Bunları da yazım sürecinden başlayarak topluyorum. Senaryoyu birlikte çalıştığım arkadaşlarıma okutup fikir alıyorum. Senaryo bittiğinde, dekupaj çalışmasını yaparken mutlaka eklenenler, çıkanlar olur. "Ablam" için 52 sayfalık bir storyboard çalışması yapmıştım. İyi çizemesem ve çöp adamlar kullansam da, aklımdaki kadrajlar ve kamera açılarına dair fikir veriyordu. Genellikle yazım sürecinin başından itibaren hayalimde bir oyuncu olur. Aklımda biriyle yazmayı seviyorum. Oyuncu fotoğraflarını da görsel referans panolarına ekliyorum. Hayalimdeki kostüm, obje ve mekanlara yakın fotoğraflar toplarım, ekibe tam olarak anlatabilmek için. Filmde kaynağı belli olan müzik kullanmayı seviyorum. Yazarken bir yandan da o şarkıyı ararım, filmin duygusunu yansıtan en iyi şarkı ne olabilir diye.

En büyük zorluk, istediğimiz kadar zamana sahip olamamak. Çok daha fazla tekrar alabileceğimiz bir zamana sahip olmayı dilerdim. "Ablam"da Eylül ortasında, İstanbul'da, yazın geçen kumsal sahneleri çekmek durumunda kaldık. Hava şartları çok zorladı bizi. Hatta bir gün eklemek durumunda kaldık çekim takvimine.

                                                            


Kısa film, uzun metrajlı film çekmek için bir aşama mı, neler düşünüyorsun bu konuda?

Ben okullu olmadığım için, benim için biraz öyle oldu. Ne kadar film izlesem, yapım süreçlerine dair söyleşi okusam, araştırsam da film yapmadan öğrenilebilecek bir şey değil. Deneyim işin çok önemli bir parçası. Ben bu sette olma süresini daha uzun yaşayabilmek, uzun metrajlı bir film yapmak istiyorum. "Doğum" ve "Ölüm" biraz bu motivasyonla, uzuna hazırlık olarak yapılan filmlerdi. Ama "Ablam", Elif Türkölmez'in müthiş öyküsünün beni çarpmasıyla ortaya çıktı. O sırada, kısa film yapma planım yoktu aslında. Fakat öykünün gerektirdiği format kısa film idi, dolayısıyla öyle oldu. Kısa film tabii ki sadece bir aşama değil. Bir ömür boyu sadece kısa film de yapılabilir, bambaşka bir alan.

Kısa filmin,  Burcu Aykar’ın meslek hayatında nasıl bir yeri var?

Şu an için, ülkemizde, benim istediğim türde uzun metrajlı filmler yapmak, fikir sürecinden itibaren ortalama 4-5 yıl sürebiliyor. Uzun ve zorlu bir yolculuk. Şartları sağlamak da her zaman mümkün olmuyor. Kısa film yapmak, bu uzun yola girmeden önce, bana isteklerimden emin olma imkanı sundu. Her film müthiş bir öğrenme alanıydı. Setteki herkes benden daha deneyimliydi sonuçta. Tüm ekiplerimizden, oyunculardan çok şey öğrendim. Set nasıl işliyor, bunu görmüş oldum. Aradığım sinema dilini bulma yolunda benim için önemli deneme fırsatlarıydı. İleride de birlikte çalışmak isteyeceğim ekip arkadaşlarımı bulduğum yer oldu. Hepsi de üzerine düşündüğüm, beni rahatsız eden meseleler üzerine olduğundan, bu filmleri yapmanın sağaltıcı bir yanı da var muhakkak.

Türkiye’de kısa filme bakışı nasıl değerlendiriyorsunuz? Türk sinema tarihi içindeki yeri ve geleceği için neler düşünüyorsunuz?

Bu soruya cevap verecek kadar takip edemiyorum ne yazık ki kısa film yapımını. Görebildiğim kadarıyla, Türkiye Sineması dahilinde üretilen uzun metraj filmlere kıyasla, kısalarda konu açısından daha fazla çeşitlilik var. Form ve sinema dili açısından da daha fazla cesaret var. Yönetmeni kadın olan filmlerin sayısı çok daha fazla. Yeniliğe daha açık bir özgürlük alanı olarak görüyorum. Yeni yönetmenlerin kendilerini tanıtabilecekleri bir alan, mutlaka olabildiğince desteklenmeli.

Kısa film festivalleri sizce yeterli mi, kısa filmlerin tanıtımı ve devamı için?

Festivaller izleyicilerle bir araya gelme, filmin nasıl algılandığı üzerine fikir sahibi olma, başka yönetmenlerle tanışma imkanı sunuyor. Bu açıdan çok değerli. Festivaller içinde yapılan proje geliştirme atölyeleri yapımlara destek oluyor ve çoğalmalı muhakkak. Kısa filmleri kütüphanelerine katan dijital platformlar olmaya başladı. Bu yaygınlaşırsa hem maddi bir destek olur, hem de filmlerin daha fazla insana ulaşmasını sağlar. Aslında tabii olması gereken, kısa filmlerin de sinemalarda biletli gösterimlerinin olması. Bu konuda da tek tük adımlar oluyor ama tabii şu an pandemi sebebiyle her şey askıda. Her şey normale döndüğünde tüm bunları yeniden değerlendirmek gerekecek muhtemelen.

“Dünyada kısa filme bakış açısı” ile “Türkiye’de kısa filme bakış açısı” arasında  farklar var mı? Varsa bunun nedenleri neden olabilir, bu nedenleri nasıl ortadan kaldırabiliriz?

Bu konuda fikir sahibi olacak derecede takip edemiyorum kısa film dünyasını, söylediğim gibi. Hissiyatım şu, Türkiye'de kısa film hala çoğunlukla öğrencilerin çalışmaları olarak görünüyor. Ticari bir boyut da kazanmasına, sanat eseri olarak ciddiye alınmasına hala yolumuz var. Büyük festivallerdeki kısa film bölümlerinin seçkilerine, gösterim ve sunum şartlarına önem verildiğini gözlemledim son yıllarda.

 Çektiğiniz kısa filmlerin senaryolarında çıkış nedenleriniz neler oluyor, daha doğrusu neler size bu senaryoları yazdırıyor?

Bana çekici gelen, sadece sinemayla anlatılabilecek, muğlak anları yakalamak ve atmosfer yaratmak. Gündelik hayatta çok da üzerinde durulmayan ayrıntılara odaklanmayı, bu anları büyüterek, o anlar içinde derinleşmeyi seviyorum. O yüzden yola çıkarken beni kamçılayan bir ruh hali oluyor. Gri, gölgeli alanlar, kelimelerle ifade edildiğinde büyüsünü ve cazibesini kaybeden ve tanımlanmaktan daha da uzaklaşan duygu halleri... "Doğum"da, doğum sonrası depresyonu yaşayan bir kadının ruh halinin gündelik hayattaki izlerini sürmeye çalışmıştık. Daha ketum, üzerine düşünmeyi gerektiren, bakıldıkça, kazıldıkça kendini biraz daha ele veren sahneler yaratmayı seviyorum. Çok net tanımlar, cevaplar yok hayatta benim için. Her şey biraz sisli puslu görünüyor. Bu karmaşıklığı, kolay idrak edilememe halini taşımaya çalışıyorum filme de. "Ölüm"de de, ölüm fikriyle ilk kez karşılaşan 7 yaşında bir çocuğu takip etmiştik. Onun oyunlu, naif dünyasına bu his nasıl sızar, bu sızma halinin izlerini nerelerde görebiliriz, bunun üzerine çalışmıştık. "Ablam" için ise öyküyle kurduğum bağ, hissettiğim yakınlık, çıkış noktası oldu.

 Filmlerinizde oyuncu seçiminde nelere dikkat ediyorsunuz, bu seçimlerde iş kısa film olunca zorluklar çıkıyor mu?

Oyuncular konusunda çok şanslıydım. Benim birlikte çalışmak istediğim oyuncular senaryoyu beğenip filmlerde rol almayı kabul ettiler genellikle. Çok değerli, deneyimli, hayranı olduğumuz oyuncularla çalıştık. Tecrübesizliğimizi hiç sorun yapmadılar. Onların destekleri ve inanmaları sayesinde yapılabildi filmler. Senaryoyu yazarken aklımda belli oyuncular oluyor. Filmlerde izleyip beğendiğim, oyunlarını takip ettiğim oyuncuları tercih ediyorum. Oyuncu tanımak için çok sık gidiyorum tiyatroya. Çocuk oyuncuları bulmak içinse görüşmeleri hep kendim yaptım bugüne kadar. Yüz yüze görüşüp, filmin konularına dair sohbet ediyorum. Kısa bir çekim yapıyorum. Ama deneme çekimindense, o doğal sohbetin kaydı daha belirleyici oluyor benim için. Cast ajanslarının önerileri de çok değerli oluyor tabii. Zorluk olarak da, halihazırda devam eden bir dizide oynayan bir oyuncuyla çalışmak riskli olabiliyormuş, bunu gördüm. Çünkü her koşulda dizi kısa filmden daha önemli oluyor.

Yeni projeleriniz, uzun metraj film çekme  planınız  var mı?

Evet, var. Uyarlamak istediğim, bana çok heyecan veren bir roman var. Ama daha yolun çok başındayım, bahsetmek için biraz erken.

Film eleştirileri yazıyorsunuz. Türkiye’de bu konudaki eksiklikler neler, film eleştirileri yazmaya nasıl karar verdiniz? Bu alanda zorluk yaşıyor musunuz?

Film yapmak gibi, filmler üzerine yazmak da anlam arayışının bir yolu olarak görünüyor bana. 2000 yılından bu yana, giderek yoğunluğu benim için çok azalsa da, film eleştirileri yazıyorum. Eleştiri yazmanın ve okumanın, nasıl filmler yapmak istediğime karar vermek konusunda çok yardımcı olduğunu söyleyebilirim. Filmler üzerine yazmak ve film yapmak, birbirini besleyip zenginleştiriyor. Ne yazık ki meslek hayatım içinde, çalıştığım iki sinema dergisinin kapandığına tanık oldum. Sinema yazarı olarak hayatını kazanmak imkansız hale geldi. Hayatı algılayış ve yaşayış şeklimiz öyle değişti ki, birkaç cümlelik izlenimler ya da youtube videoları, büyük ölçüde sinema yayıncılığının yerini aldı. Pek iç açıcı değişimler değil haliyle, ben hala elime dergi alıp okumayı tercih ediyorum. Elimizde kalanları korumak için çaba harcamalıyız diye düşünüyorum. İyi bir eleştiri kurumunun varlığı, daha iyi filmler yapılmasının önünü açacak en önemli etkenlerden biri.

Son olarak sevdiğiniz yazarlar, yönetmenler kimler?

Sevdiğim, filmlerini referans aldığım, dönüp dönüp izlediğim yönetmenler Lucrecia Martel, Lynne Ramsay, Andrea Arnold, Kelly Reichardt, Jane Campion. Céline Sciamma, Alice Rohrwacher, Joanna Hogg ve Maren Ade bana ilham veriyorlar. Daha bir film çekmiş olan Carla Simón'a da hayran oldum. Yazar olarak da Sevgi Soysal, Leyla Erbil, Sevim Burak'ı sayabilirim. Elif Türkölmez, Cahide Birgül ruhsal ortaklık hissettiğim yazarlar. Nurdan Gürbilek ve Umut Tümay Arslan'ın denemeleri, yazma süreçlerinde yeniden döndüğüm, ilham veren metinler.

 

Hiç yorum yok: