jale sancak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
jale sancak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Haziran 2020 Cumartesi

Jale Sancak ile "Tanrı Kent" ve edebiyat yolculuğu



                                                            

                                Sevgili Jale Sancak'la mürekkephaber sitesi için yaptığımız röportaj.
On sekiz İstanbul semtini on sekiz öykü ile anlattığınız  “Tanrı Kent”in hikâyeleri nasıl çıktı, neydi size bu öyküleri yazdıran?

-Yazdığımız her şeyde sorgulanmasını, tartışılmasını, görülmesini istediğimiz meseleler vardır. İşte bu meseleleri anlatabilmek için biçilmiş kaftandı mega kent. Böylece birbirlerine çok yakınken çok uzak durmayı yeğleyenleri, görmezden gelinen, hep dışarıda bırakılmak istenen ötekileri, imkânları ve imkânsızlıkları, göçü, dönüşüm ve rantı, vahşi düzenin açtığı yaraları,  bunların yanısıra bozulan dokuyu, dünden bu güne değişimleri ve yitirilenleri ve şehrin binbir yüzünü aktarabilecektim. ‘Tanrı Kent’ öykülerini yazmamın nedeni bu.

2009’da yazdığınız  “Tanrı Kent ve Yitik Şarkılar” ve 2020’de yazdığınız  “Tanrı Kent” arasında  geçen zaman içinde  Jale Sancak ve İstanbul’da neler değişti?

-Değişimden ziyade çoğalma var. Daha çok yoksulluk, daha çok ayrımcılık, eşitsizlik, daha çok yıkım, betonlaşma, rant, daha çok karbon monoksit ve doğanın tüketilişi. Ben de daha keskin, daha öfkeliyim.

 Öyküleriniz başında o semtlerle ilgili afişler, yazılar var. Nasıl bir hazırlık süreci  geçirdiniz on sekiz öyküyü yazarken?

-O semtlerde gördüğüm afişler, yazılar semtin karakteristiğini veriyor, onun için kullandım. Semtin sosyal yaşantısının birer özeti gibi hepsi de.  Sözgelimi modern mi muhafazakâr mı hemen anlamak mümkün. O nedenle afişlerin yanı sıra semtin tüm dekorunu, hatta restoranları, kafeleri, mağazaları, güzellik merkezleri ve bu tür şeyleri özellikle kullandım öykülerde. Hepsi bize bir şey söylüyor. Orada kimler, nasıl yaşar. Çünkü ‘Tanrı Kent’in dile getirmek istediği  asıl şey bu günün insanlık halleri. Yaşadığım, sık bulunduğum, çok iyi bildiğim yerlerin dışında özellikle yazmak üzere gittiğim birkaç semt var. Hacı Hüsrev, Sulukule, Çarşamba gibi. Yazmadan önce oraları seyrettim bir süre, yanı sıra insanlarla konuştum, sorular sordum, bazen de fotoğraflar çektim. Böyle böyle oluştu.

Jale Sancak İstanbul’u üç kelime ile anlatsa, hangi kelimeleri kullanır?

-Üç kelime… Peki, üç kelimeyle tanımlamak hayli zor olsa da çirkin, güzel ve vahşi diyebilirim.

Öykülerinizde Tarlabaşı, Etiler, Bağdat Caddesi, Sulukule gibi birbirinden farklı semtler var. Sizin İstanbul’unuz hangi semt?

-Ruhunu tümüyle yitirmemiş tarihi semtler daha çok.  Galata, Fener, Samatya, Beyoğlu gibi. Çocukluğum Tarlabaşı ve Beyoğlu’nda, o güzelim tarihi dokunun içinde geçti. Uzun yıllar boyunca Boğaz’da Bebek’te yaşadım. Şimdi de Erenköy’de oturuyorum. Ne var ki Bebek yahut betonlaşmış, kentsel dönüşüme teslim olmuş, estetik atmosferi kaybolmuş Erenköy benim İstanbul’um değil.   

İstanbul’dan başka şehirleriniz var mı sizi etkileyen, yazılarınıza etki eden?

-Bazen anlatacağınız mesele belirler coğrafyayı. Bir etkilenmeden ziyade gereklilik ya da mecburiyettir bu. Elbette başka şehirlerde, mekânlarda geçen öykülerim de var. Sözgelimi Mardin bunlardan biri. Antep de öyle. Ülkenin doğusunda geçen bir  roman yazdım daha sonra. Hatta  bazen gerçekte var olmayan şehir ya da mekânlar yaratırız. Düş ürünüdür onlar bütünüyle. Çünkü ana konuyu aktarmak için en elverişli yer orasıdır.
                                                             

Öykülerinizde toplumsal olayları farklı karakterlerle yazıyorsunuz. Nasıl bir yol izliyorsunuz yazarken ve yazmaya başlamadan önce? Karakter, olay örgüsü süreci nasıl başlıyor?

-Konu ve temayı önceden belirlediysem, onları en iyi biçimde aktarabileceğime inandığım karakter ya da karakterleri seçip üzerinde çalışmaya başlıyorum. Sözgelimi ‘Tanrı Kent’te, Hacı Hüsrev öyküsünde biri hırsız diğeri tam tersi iki karakter oluşturdum çatışmayı yaratabilmek için. Üstelik bu hırsız karakter oradaki gerçekliği gösterebilmem için gerekliydi. Daha sonra da  bazen en başında bazen de yazarken bu karakterlerin neler yaşayacaklarını, olup bitecekleri, başka bir deyişle olay örgüsünü oluşturuyorum. Kimi zaman da tam tersi olabiliyor, bir karakter beliriyor önce, tersine bir işleyişle yazılıyor o zaman öykü ya da roman.

Yazı hayatınızda öykünün yerini öğrenebilir miyiz?  Öykü yazmak - roman yazmak  tanımı Jale Sancak’ta nasıl?

-Roman yazmama rağmen Sabahattin Ali gibi ben de öykücü addederim hep kendimi.  Üzerinde çalıştığım tür ne olursa olsun bir öykücü gibi düşünür, metne öyle yaklaşır, öyle davranırım. Bu hem türün özelliklerini sevmemden, benimsememden hem de çok uzun yıllar boyunca sadece öykü yazmamdan kaynaklanıyor olabilir. Öykü her zaman önceliklidir. Roman ise   kafamdaki meseleleri anlatmaya ancak roman izin verebilir diye düşündüğümde yazı yolculuğuma dahil oluyor.

 Yazmakla, edebiyatla tanışmanız nasıl oldu? Yazmalıyım diye bir karar anınız oldu mu?

-Çocuk yaşta, ne olduğunu pek de bilmeden verilmiş bir karardı. Bazen ben bile şaşırıyorum. Gene çocuk yaşta okuduğum kitaplar beni öylesine güzel zehirlemiş  -iyi ki zehirlemiş- ki kararım hiç değişmedi. Tabi bu durumun nedeni içine doğduğum ortam, sanatsever, kitap kurdu bir ailem olması ve  bu erken tanışma diye düşünüyorum.

Yazmak isteyenlere, yeni başlayanlara neler önerirsiniz?

-İlk sırada klasik önerimiz çok okumak, çok yazmak var. İkincisi, okunan  tüm usta işi yapıtların, anlatma biçimlerine, olay örgüsüne,  karakterlerin,  dilin nasıl yaratıldığına, epeyce dikkatli, hatta biraz da ders çalışır gibi bakılmalı. Üçüncüsü her dönemde moda olan konular, ilgi gören temalar vardır.  Bunlara takılmadan sadece heyecanlandıran, kışkırtan, mesele edinilen konular yazılmalı özgürce. Yazma yolculuğunda süreklilik önemlidir. Hiç değilse çalışılan metne her gün birkaç cümle, birkaç satır yahut bir paragraf eklemek, onunla bağı kopartmamak çok iyi olur. Kimi zaman da metni tekrar tekrar okuyup tartmak, eklemek, çıkartmak yol alınmasına katkı sağlayacaktır. Son olarak da başka sanat dallarıyla, sözgelimi müzik, sinema, resim, mimari ile ilgilenilmesini öneririm. Farklı görme biçimleri, anlatma teknikleri, bir kılavuz misali yazarken  yaratımı kolaylaştıracaktır.






14 Aralık 2017 Perşembe

Jale Sancak'la Röportaj

Haldun Taner Öykü Ödülü, Duygu Asena Roman Ödülü gibi ödüllerin  sahibi Jale Sancak son kitabı Uyayan Güzel’le geçtiğimiz günlerde okurlarıyla buluştu. İçten, samimi uslubuyla umut dolu bir hikâye anlatan  Sancak’la son kitabı, yazı serüveni ve edebiyat  üzerine konuştuk. 

                                                 



-5 Şubat 1994 yılında Saraybosna’daki Pazaryeri Katliamı’nda sol bacağını kaybeden akordeon ustası, sokak çalgıcısı Romanyalı Adrian’ın yolu, 1980 darbesiyle sevdiği elinden alınan, terzilik yaparak yatalak babası Azim Bey ve yeğeni Deniz’e bakan Vahide ile Beyoğlu’nda kesişir. Savaşın, darbenin, kentsel dönüşümün, doğal felaketlerin etrafında yaşanan hayatlar. Nasıl başladı Vahide ve Adrian’ın hikâyesi?
-Bir süredir ana karakterin adım adım olumlu yönde değiştiği bir oluşum romanı yazmayı planlıyor, bir uyanışı hikâye etmeyi kuruyor, öte yandan bugünün can alıcı meselelerinden çarpık kentleşme, kâbusa dönüşen betonlaşma, çevre sorunları ve küresel felaketlerden söz etmek istiyordum. Gezi direnişiyle birlikte, son yıllarda yaşanan dönüşümler de etken oldu. Bu iki farklı ucu birbirine nasıl bağlayacağımı bulunca da karakterlerle birlikte masa başı hayatımız başladı.
-Bu topraklarda kadın olmanın zorluğunu anlatıyorsunuz, bu topraklarda kadın yazar olmanın zorlukları daha doğrusu yazar, sanatçı olmanın sıkıntıları neler?
-Bu topraklarda her şey zor. Öncelikle kadın olmak evet, ama erkek olmak, çocuk olmak, sanatçı olmak da öyle. Sanat hâlâ insanların ilgi alanlarının dışında ne yazık ki. Onu bir ihtiyaç kılamadık. Bir avuç okur, bir avuç seyirci var, gerçeklik bu. Üstüne de sanatın, sanatçının sevilmediği, özellikle de edebiyatın, tiyatronun, sinemanın öteden beri tehlikeli bulunduğu, sansürlendiği bir yerdeyiz. Baskılar, hapisler, sürgünler kapıda bekler. Zorluklara özgür ifadeyi de ekleyelim. Öte yandan yaşamak için para kazanmak, evi barkı geçindirmek zorundasınız. Okur, seyirci, sponsor vb. desteği olmadan sanatınızı icra etmeyi becerebilmeniz, sürdürebilmeniz gerekmekte. Tabii nasıl olacaksa? Yük ağır, imkânlar sıfır. Sanatçı kadınsanız, sanatçı erkeğin lükslerine sahip olmamanız da cabası. İşte böyle, açtırma kutuyu söyletme kötüyü derler ya.
-Toplumsal olayları ve insan psikolojisini ustalıkla işliyorsunuz. “Uyanan Güzel”de de Vahide ve Adrian’ın yaşadıkları sıkıntılar içinde aşkla uyanışlarını içten, samimi anlatmışsınız. Aşkın masalı, şehrin masalı diyebilir miyiz “Uyanan Güzel” için ve eklemek istedikleriniz var mı?
-İnsanın yeryüzündeki yolculuğundan bir kesit de denilebilir. Aşk, acıyla birlikte güzellikleri, sevinci, değişimi ve umudu barındırıyor içinde. Ne var ki üçüncü dünya ülkelerindeki şehirlerin masalları ya da gerçekleri yıkımlardan, yitimlerden oluşuyor. Bilim adamlarının söylediklerine dikkat kesilir, deneyimlediklerimiz üzerine düşünürsek dünyanın hikâyesinin pek de mutlu sonla noktalanmayacağını kavrayabiliriz kanımca.
-Selim İleri sizin için yazısında “yola çıkarken kırık hayatlar’dan söz açmayı yeğlemişti; şimdilerde daha acı, daha ezgin söylemleri dile getiriyor” diyor. Bu söylemleri dile getirirken umut, ümit her zaman var “Uyanan Güzel”de olduğu gibi. Bunu nasıl başarıyorsunuz?
-“Uyanan Güzel” sizin de belirttiğiniz gibi umutlu bir anlatı. Çünkü olumsuzdan olumluya giden bir değişim romanı. Bu nedenle de içerikle söyleme biçiminin, dilin bir bütünlük oluşturması, birbirini tutması gerekiyordu. Böyle bir dengeyi hedefledim yazarken.
-Olaylar kısa bir zaman diliminde geçiyor ama karakterlerin kendi kendine konuşmalarından geçmişlerini öğreniyoruz. Dil ve anlatımdaki ustalık bu oluyor galiba?
-Evet durumun içinde kalarak, karakterlerin iç monologlarıyla geçmiş hayatlarını, bir başka deyişle özel tarihlerini, onları o noktaya getiren nedenleri ve toplumsal meseleleri anımsama biçiminde anlatmayı yeğledim. Kısa, dar zaman anlatısı için güzel bir imkân sağladığını düşünüyorum bu tür bir biçimlemenin. Okurun karakteri daha iyi anlamasını kolaylaştırdığını da düşünüyorum.
-Öykücü olarak tanımlanmanız için neler söylemek istersiniz? Edebiyatınızda veya şöyle sorayım, hayatınızda öykünün yeri nedir?
-Çok uzun yıllar boyunca ağırlıklı olarak öykü yazdım, halen de yazmaktayım. Ara ara söyleşi kitapları hazırladım, radyo ve tiyatro oyunları da yazdım. Sonra da son iki roman, ne var ki en çok sevdiğim, yazmaktan vazgeçemeyeceğim tür öykü.
-“Büyülü gerçeklik vardır” öykülerimde diyorsunuz biraz açar mısınız, nedir “büyülü gerçeklik”?
-Büyülü gerçekçilikte düşsel ile gerçek iç içe geçer, masalsı bir atmosfer yaratılır, tuhaf veya gerçekdışı olan normalleştirilir. Bir başka deyişle olağanüstü olaylar veya durumlar gerçekliğin tam ortasında, gündelik hayatın içinde doğalmışcasına yer alırlar. Ben de bazen daha yaratıcı bir metin oluşturabilmek için büyülü gerçekçilik türünde yazıyorum. İnsanın muhteşem düş gücünün, yaratıcılığının ürünü olan bu tür yapıtları okumaktan da keyif alıyorum.

                                                                   

-“Uyanan Güzel”de “Gri Şehir Masalı” ile başlayan ve aralarda devam eden çift katmanlı bir anlatım hakim. Bu kurguyu özellikle mi tercih ettiniz? Bununla birlikte sormak istediğim diğer soru, önce konu ve o konuya uygun anlatım şeklini mi tercih ediyorsunuz?
-Her zaman böyle bir sıralama olmuyor ama diyelim ki temayı, ana çatışmayı belirledim, hemen ardından peki nasıl anlatmalıyım sorusu geliyor. Bu durumda da anlatım biçimi ve olay örgüsü üstüne düşünüp bir karar veriyorum. Tabii ki yazma sürecinde bu karar değişebilir de. Söz ettiğiniz paralel kurguyu ise, hem şehrin romanda önemli kahramanlardan biri oluşu, hem de şehir ile kahramanların ruhsal ve fiziksel durumların benzerliği nedeniyle oluşturdum.
-Yazma serüveniniz nasıl başladı?
-Epeyce erken yaşlarda, kitaba düşkün aile ortamının ve çocukluk döneminde okuduğum kitapların etkisiyle şiir yazmaya başladım. İlk gençlik dönemimde ise yazma konusunda kararımı vermiştim bile. Bir süre şiirle uğraştıktan sonra da öykü ile devam ettim.
- Yazı, yazma üzerine atölyeler yapıyorsunuz. Bu atölyeler bazen çok tartışılıyor. Neler düşünüyorsunuz?
-Tartışmanın haklı ve haksız yanları var. Atölye bolluğundan geçilmiyor, hemen herkes atölye açıyor, çünkü az ya da çok para kazanılıyor. Özgürler elbette açabilirler, ne var ki atölye yürütücülerinin bir kısmı ehil değiller. Bu noktada sahtecilik mevcut. Katılımcılara pek bir yarar sağlamıyor bence. Öte yanda eğer atölyeyi yazıya emek vermiş, nitelikli ürünler yaratmış edebiyatçılar açıyorsa hayli yararlı olacağını düşünüyorum. Atölyeler katılımcıların edebiyatla hemhal olmalarına, teknik meseleleri kavramalarına, okunabilir metinler yazılmasına ve iyi okur olmalarına katkı sağlıyorlar.
- Nasıl yazıyorsunuz, yazma rutininiz var mı? Yazmak isteyenlere neler söylersiniz?
-Ben bu konuda epeyce disiplinliyimdir. Ara ara değil hemen her gün, düzenli yazarım. Daha çok geceleri çalışırım. Yazmak isteyenlere devamlılığın çok yaralı olduğunu, okudukça ve yazdıkça gelişilebileceğini söyleyebilirim ancak.
-Nelerden esinlenirsiniz? Sizi etkileyen filmler, müzikler, kitaplar, yazarlar hangileri?
-Hayat, insan, mekân, atmosfer, resim başlıca esin kaynaklarımdır. Pek çok kitap, yazar, film olmuştur etkilendiğim. Zeki Demirkubuz, Angelopoulos sineması, Fellini’nin kimi filmleri, Ettore Scola’nın Özel Bir Gün’ ilk aklıma gelenler. Gene Bachmann, Thomas Bernhard, Christa Wolf, Tabucchi, Faulkner de öyle. Türkçe edebiyattan uzun bir liste olur yazarsam. Schubert, tüm saz semaileri, Joan Baez, Bob Dylan, birçok dünya müziği. Güzellikler, değerler öyle pek de az değil çünkü.
-Galapera Sanatevi’nin kurucususunuz. Tiyatro Kara Kutu’da yazdığınız tek kişilik oyunu yönetip oynadınız. Yeni projeleriniz var mı?
-Şimdi bir oyun yazıyorum Tiyatro Kara Kutu için. Onu bitirdikten sonra da yazılmayı bekleyen öykülere gelecek sıra.