6 Temmuz 2020 Pazartesi

Çalıntı Eserler-Rose Dugdale


                                                       
     Wermeer, "Mektup Yazan Hanımefendi ve Hizmetçisi", 1670 civarı, İrlanda Ulusal Galerisi

Rose Dugdale, İngiliz varlıklı bir ailenin Oxford'da iyi almış kızı. Babası ile arası açılınca önce İrlanda Kurtuluş Ordusu'na katılır, IRA'ya destek sağlarken parası bitince 1973'de üç suç ortağı ile birlikte ailesinin bağ evine girdi. .Resimleri, gümüşleri, porselenleri çaldı. Ama suç ortaklarının taraf değiştirmesi üzerine yakalandı. Rose'un cezası ertelenir ama Rose bir yıl sonra başka üç arkadaşı ile tekrar çalmaya başlar. Elmas ticareti yapan aile Sir Alfred Beit ve eşi Leydi Clementine Beit'in malikasine girerler. Çifti ve hizmetçilerini bağlayıp Goya, Vermeer, Rubens'in bulunduğu ondokuz eseri alıp giderler. Kısa bir süre sonra yetkililere fidye ve İngiliz hapishanelerinde açlık grevinde olan dört siyasi tutuklunun Belfast'a gönderilmesini talep eden bir yazı ulaşır. Bu not ciddiye alınmaz ve Dugdale bir hafta sonra Atlas Okyanusu sahilinde bir kulübede bulunur.

3 Temmuz 2020 Cuma

Eugéne Delacroix "Romeo ve Juliet'in Vedası"


                                                        Romeo ve Juliet'in Vedası, 1845

William Shakespeare tarafından yüzyıllar önce  anlatılan trajik hikâye sayısız sanatçıya ilham kaynağı olmuştur. Ferdinand Victor Eugéne Delacroix'de  aşıkların şafak vakti ayrılışlarını resmetmiştir. Üçüncü perde, beşinci sahnede geçen bölümde iki sevgili Mantova'ya girmeden önce son gecelerini birlikte geçirirler. Günün ilk ışıklarını gören çift, bu buluşmanın bitmesinden dolayı üzgündürler ama Jüliet yakalanmaktan korktuğu için Romeo'yu gitmeye zorlar. Romeo ise o anı son dakikaları olduğunu hissetmiş gibi uzatmaya çalışmaktadır. Jüliet'in annesin odaya geldiğini haber veren hizmetçi ile o romantik anları bozulur. Romeo, balkonun dışında, Jüliet'i tutkuyla kavrar ve gitmeden önce son bir kez öpüp şöyle der:
"Hoşça kal sevdiğim, elveda! Bir öpücük daha ver, ineyim aşağıya."
Jüliet, o an, sevgilisinin mezarda olduğu korkunç bir hayal görür. 
Zaman, bu imgenin, hayalin ne kadar isabetli bir kehanet olduğunu gösterecek, çünkü aşıklar bir daha kavuşamayacaktır. 



20 Haziran 2020 Cumartesi

Çalıntı Eserler- Johannes Vermeer "Konser"

Boston'da Isabella Stewart Gardner Müzesi'nde Vermeer'in bilinen otuz altı eserinden biri olan "Konser"  kalın bir kumaşla örtülü şövalenin üzerinde asılı olarak sergileniyordu. Hollanda Salonu'nda şövalenin önünde, geniş sırtlı açık yeşil Viktoryen dönemi kumaşla döşenmiş bir sandalyede izleyicinin resmin ışıltılı güzelliği ve pek çok gizemini düşünmesine olanak sağlayacak bir mola vermesi için yerleştirilmişti.
1990 yılında iki soyguncu müzeyi yağmaladılar. 12 değerli hazineyi alıp kaçtılar. Ve artık "Konser"in en büyük gizemi nerede olduğundadır.  

Jale Sancak ile "Tanrı Kent" ve edebiyat yolculuğu



                                                            

                                Sevgili Jale Sancak'la mürekkephaber sitesi için yaptığımız röportaj.
On sekiz İstanbul semtini on sekiz öykü ile anlattığınız  “Tanrı Kent”in hikâyeleri nasıl çıktı, neydi size bu öyküleri yazdıran?

-Yazdığımız her şeyde sorgulanmasını, tartışılmasını, görülmesini istediğimiz meseleler vardır. İşte bu meseleleri anlatabilmek için biçilmiş kaftandı mega kent. Böylece birbirlerine çok yakınken çok uzak durmayı yeğleyenleri, görmezden gelinen, hep dışarıda bırakılmak istenen ötekileri, imkânları ve imkânsızlıkları, göçü, dönüşüm ve rantı, vahşi düzenin açtığı yaraları,  bunların yanısıra bozulan dokuyu, dünden bu güne değişimleri ve yitirilenleri ve şehrin binbir yüzünü aktarabilecektim. ‘Tanrı Kent’ öykülerini yazmamın nedeni bu.

2009’da yazdığınız  “Tanrı Kent ve Yitik Şarkılar” ve 2020’de yazdığınız  “Tanrı Kent” arasında  geçen zaman içinde  Jale Sancak ve İstanbul’da neler değişti?

-Değişimden ziyade çoğalma var. Daha çok yoksulluk, daha çok ayrımcılık, eşitsizlik, daha çok yıkım, betonlaşma, rant, daha çok karbon monoksit ve doğanın tüketilişi. Ben de daha keskin, daha öfkeliyim.

 Öyküleriniz başında o semtlerle ilgili afişler, yazılar var. Nasıl bir hazırlık süreci  geçirdiniz on sekiz öyküyü yazarken?

-O semtlerde gördüğüm afişler, yazılar semtin karakteristiğini veriyor, onun için kullandım. Semtin sosyal yaşantısının birer özeti gibi hepsi de.  Sözgelimi modern mi muhafazakâr mı hemen anlamak mümkün. O nedenle afişlerin yanı sıra semtin tüm dekorunu, hatta restoranları, kafeleri, mağazaları, güzellik merkezleri ve bu tür şeyleri özellikle kullandım öykülerde. Hepsi bize bir şey söylüyor. Orada kimler, nasıl yaşar. Çünkü ‘Tanrı Kent’in dile getirmek istediği  asıl şey bu günün insanlık halleri. Yaşadığım, sık bulunduğum, çok iyi bildiğim yerlerin dışında özellikle yazmak üzere gittiğim birkaç semt var. Hacı Hüsrev, Sulukule, Çarşamba gibi. Yazmadan önce oraları seyrettim bir süre, yanı sıra insanlarla konuştum, sorular sordum, bazen de fotoğraflar çektim. Böyle böyle oluştu.

Jale Sancak İstanbul’u üç kelime ile anlatsa, hangi kelimeleri kullanır?

-Üç kelime… Peki, üç kelimeyle tanımlamak hayli zor olsa da çirkin, güzel ve vahşi diyebilirim.

Öykülerinizde Tarlabaşı, Etiler, Bağdat Caddesi, Sulukule gibi birbirinden farklı semtler var. Sizin İstanbul’unuz hangi semt?

-Ruhunu tümüyle yitirmemiş tarihi semtler daha çok.  Galata, Fener, Samatya, Beyoğlu gibi. Çocukluğum Tarlabaşı ve Beyoğlu’nda, o güzelim tarihi dokunun içinde geçti. Uzun yıllar boyunca Boğaz’da Bebek’te yaşadım. Şimdi de Erenköy’de oturuyorum. Ne var ki Bebek yahut betonlaşmış, kentsel dönüşüme teslim olmuş, estetik atmosferi kaybolmuş Erenköy benim İstanbul’um değil.   

İstanbul’dan başka şehirleriniz var mı sizi etkileyen, yazılarınıza etki eden?

-Bazen anlatacağınız mesele belirler coğrafyayı. Bir etkilenmeden ziyade gereklilik ya da mecburiyettir bu. Elbette başka şehirlerde, mekânlarda geçen öykülerim de var. Sözgelimi Mardin bunlardan biri. Antep de öyle. Ülkenin doğusunda geçen bir  roman yazdım daha sonra. Hatta  bazen gerçekte var olmayan şehir ya da mekânlar yaratırız. Düş ürünüdür onlar bütünüyle. Çünkü ana konuyu aktarmak için en elverişli yer orasıdır.
                                                             

Öykülerinizde toplumsal olayları farklı karakterlerle yazıyorsunuz. Nasıl bir yol izliyorsunuz yazarken ve yazmaya başlamadan önce? Karakter, olay örgüsü süreci nasıl başlıyor?

-Konu ve temayı önceden belirlediysem, onları en iyi biçimde aktarabileceğime inandığım karakter ya da karakterleri seçip üzerinde çalışmaya başlıyorum. Sözgelimi ‘Tanrı Kent’te, Hacı Hüsrev öyküsünde biri hırsız diğeri tam tersi iki karakter oluşturdum çatışmayı yaratabilmek için. Üstelik bu hırsız karakter oradaki gerçekliği gösterebilmem için gerekliydi. Daha sonra da  bazen en başında bazen de yazarken bu karakterlerin neler yaşayacaklarını, olup bitecekleri, başka bir deyişle olay örgüsünü oluşturuyorum. Kimi zaman da tam tersi olabiliyor, bir karakter beliriyor önce, tersine bir işleyişle yazılıyor o zaman öykü ya da roman.

Yazı hayatınızda öykünün yerini öğrenebilir miyiz?  Öykü yazmak - roman yazmak  tanımı Jale Sancak’ta nasıl?

-Roman yazmama rağmen Sabahattin Ali gibi ben de öykücü addederim hep kendimi.  Üzerinde çalıştığım tür ne olursa olsun bir öykücü gibi düşünür, metne öyle yaklaşır, öyle davranırım. Bu hem türün özelliklerini sevmemden, benimsememden hem de çok uzun yıllar boyunca sadece öykü yazmamdan kaynaklanıyor olabilir. Öykü her zaman önceliklidir. Roman ise   kafamdaki meseleleri anlatmaya ancak roman izin verebilir diye düşündüğümde yazı yolculuğuma dahil oluyor.

 Yazmakla, edebiyatla tanışmanız nasıl oldu? Yazmalıyım diye bir karar anınız oldu mu?

-Çocuk yaşta, ne olduğunu pek de bilmeden verilmiş bir karardı. Bazen ben bile şaşırıyorum. Gene çocuk yaşta okuduğum kitaplar beni öylesine güzel zehirlemiş  -iyi ki zehirlemiş- ki kararım hiç değişmedi. Tabi bu durumun nedeni içine doğduğum ortam, sanatsever, kitap kurdu bir ailem olması ve  bu erken tanışma diye düşünüyorum.

Yazmak isteyenlere, yeni başlayanlara neler önerirsiniz?

-İlk sırada klasik önerimiz çok okumak, çok yazmak var. İkincisi, okunan  tüm usta işi yapıtların, anlatma biçimlerine, olay örgüsüne,  karakterlerin,  dilin nasıl yaratıldığına, epeyce dikkatli, hatta biraz da ders çalışır gibi bakılmalı. Üçüncüsü her dönemde moda olan konular, ilgi gören temalar vardır.  Bunlara takılmadan sadece heyecanlandıran, kışkırtan, mesele edinilen konular yazılmalı özgürce. Yazma yolculuğunda süreklilik önemlidir. Hiç değilse çalışılan metne her gün birkaç cümle, birkaç satır yahut bir paragraf eklemek, onunla bağı kopartmamak çok iyi olur. Kimi zaman da metni tekrar tekrar okuyup tartmak, eklemek, çıkartmak yol alınmasına katkı sağlayacaktır. Son olarak da başka sanat dallarıyla, sözgelimi müzik, sinema, resim, mimari ile ilgilenilmesini öneririm. Farklı görme biçimleri, anlatma teknikleri, bir kılavuz misali yazarken  yaratımı kolaylaştıracaktır.






8 Haziran 2020 Pazartesi

Çalıntı Eserler- Stephane Breitweiser

                                                             
Breitweiser'in çaldığı en değerli eser. 16. yy'dan kalma Lucas Cranach 'ın yaptığı Cleves Prensesi Sybile tablosu

Stephane Breitweiser Avrupa'da şatolar, küçük müze ve galerileri dolaşarak hırsızlık yaptı. Yirmili yaşlarında biraz utangaç ve içe kapanık, tutkulu bir Fransız'dı. Sanat ve seyahat gibi hobilerini sürdürmek için garsonluk yapıyordu. Normal ziyaretlerinde koruması yetersiz olan yerlerde duvardan resimleri indiriyor, rulo yapıp uzun paltosunun altına ya da sırt çantasına koyup çıkıyordu. Çaldığı resimleri annesi ile yaşadığı evde saklayan Breitweiser, 139 müze ve galeriden 232 eser çaldı. Çaldığı eserlerle kendine bir koleksiyon yaptı ve onları evinin duvarlarında sergiledi. 2001'de Richard Wagner Müzesi'nden bir av borazanını çalarken yakayı ele verdi. Annesini de polisler delilleri yok ederken yakaladılar. Bazı eksperler onun sanat eserlerine sahip olmaktan değil, yasalara karşı gelip çakmaktan zevk alan bir kleptoman olduğunu savundular.

25 Mayıs 2020 Pazartesi

Çalıntı Eserler- Jonathan Tokeley- Parry

1990'ların başında İngiliz süvari subayı Jonathan Tokeley-Parry, Mısırlılardan heykeller dahil birçok eser satın alır. Usta bir restoratör olan Parry, taş heykelleri süüslü turistik heykellere benzetmek için önce şeffaf plastiğe daldırıp sonra siyah ve altın rengine boyadı. Ucuz görünen objeleri görmezden gelen gümrük görevlileri bu objelerin farkına varmaz. Böylece Parry, Manhattanlı bir sanat tacirine İsviçre üzerinden pek çok değerli objeyi ulaştırmayı başardı. Bu eserler arasında III. Amnehotep'in baş heykeli de vardı.
Tokeley, hayali bir Thomas Alcock Koleksiyonu yaratarak, çaldığı pek çok obje için uydurma kaynak oluşturdu. Eski ilaç etiketlerini kalın kağıtlara kopyaladı, sonra fırında ısıtıp eski görüntü vererek inandırıcı damgalar yaptı.
1990'ların sonlarında Parry yakalandı ve İngiltere'de mahkemeye çıkarılarak üç yıl hapis cezasına çarptırıldı. 

4 Mayıs 2020 Pazartesi

Çalıntı Eserler- Paul Gauguin

                                                     


Sanat taciri Ely Sakhai'i 20 yıl boyunca New York'un büyük müzayede evlerini gezerek Cézanne, Renoir, Chagall, Klee, Modiglianive başka sanatçıların eserlerini satın alır. Bunlar sanatçıların diğer eserlerine göre daha ucuz, dikkat çekmeyen eserleri idi. Daha sonra bu eserlerin sahtelerini yaptıran Ely, aradan zaman geçince başka bir koleksiyoncuya eseri satıyordu.
2000 yılında Gauguin'in Leylaklar adlı eserini Sotheby's de müzayedeye soktu. Daha önce bu resminde kopyasını yaptırmış ve satmıştı. Orijinalini müzayedeye soktuğu anda  Christie'de  sahtesi müzayedeye girmişti. Çalışmalar sonucunda sahtekarlık ortaya çıktı ve Ely , hapis ve para cezasına çarptırıldı.